Mesele sadece ağaç değil!

0
102

27 Mayıs gecesi hızla gelişen, yayılıp tüm yaşam alanlarını kuşatan ayaklanma tam da Erdoğan’ın söylediği gibi yalnızca ağaç meselesi değildi. Ve neredeyse ilk kez Erdoğan ile aynı fikirdeydi direnişçiler; evet “Mesele Yalnızca Ağaç Değil !” diyerek haykırdılar.

Peki neydi mesele? Ayaklanmanın iskeletini oluşturan kadınlar ve gençlerden başlayalım. Kahkaha atan kadın iffetsizdir diyen, kaç çocuk doğuracağına karışma cüreti gösteren, kadını bir meta gibi gören ve bu perspektifle ülkeyi yönetmeye çalışan iktidara kadınların bir cevabı vardı; “gezide, sokaklarda bizim, eve dönmüyoruz”

Yine üniversitelerdeki siyaset yasakları, gençliğe dönük geleceksizleştirme politikaları, alanlarının dışında atama yapılan AKP referanslı öğretim görevlileri, muhalif öğrencilere dönük soruşturmalar, faşist saldırılar, genç işsizlik oranının AKP döneminde istikrarlı bir şekilde artış göstermesi tarihin pek çok anında her zaman çelişkilerle en çıplak biçimiyle karşı karşıya kalan gençliği eşyanın tabiatını uygun bir şekilde ayaklanmanın dinamosu haline getirdi.

Zaten pek parlak olmayan eğitim sisteminin 4+4+4 gibi projelerle gericileştirme çabaları, eğitimde niteliğin iyice düşmesi öğrenci ve velileri oldukça rahatsız etmişti. Sanata olan olan baskılar, oyunlara uygulanan sansürler oldukça artarak devam ediyordu. Kentin, doğal kaynakların ve doğanın fütursuzca yağmalanması. Tarihi Emek Sineması, İnci Pastahanesi, Haydarpaşa Garı gibi bir çok yaşam alanına rant için el koyuluyor alanlar burjuvaziye peşkeş çekiliyordu. Kentsel dönüşüm adı altına yıkılan emekçi semtlerinde evlerinden olan yoksullar ise yaşam alanlarının burjuvaziye peşkeş çekilmesine karşı sokaklardaydı “ev kira ama semt bizim” sadece mizah uyandıran değil kent hakkını savunan kitlelerin öfkesinin bir dışavurumudur.

Reyhanlı katliamlarının sorumluları ortaya çıkarılmadığı gibi dalga geçercesine hazırlanan iddianameler iktidara karşı öfke birikimine neden oldu. Alevileri uygulanan inkar politikaları, sunni mezhebe yedekleme ve devletçileştirme çabaları her alanda devam ediyordu. Yıkılan Cemevleri bunlardan yalnızca biri, 3. Köprüye Yavuz Sultan Selim isminin verilmesi ise doğrudan alevilere yönelik bir tehdit içeriyordu.

Daha sayfalarca yazılabilecek bir çok faşist uygulamaya karşı gelişen tepkiler, gittikçe derinleşen devlet-halk çelişkisi ayaklanmayı hazırlıyordu. Yani mesele: AKP’nin birey ve bireysel özgürlükleri yok sayan tekçi zihniyeti ve faşist yasakları, muhafazakar yaşam tarzını dayatmaya kalkması, içki yasağı, sokaktaki ikili ilişkilere müdahale gayretine değin pek çok uygulamarıydı. Mesele faşizmdi.

Bu çerçevede direniş öncesi koşulları netleştirmek açısından, AKP iktidarının son 10-12 yılda öncelikle neoliberal politikalarla kamuya ya da halka ait alanları ve kurumları birer birer tasfiye etmesi ve tüm hizmetleri metalaştırmasının doğurmuş olduğu

sınıfsal farklar ve yoksullaşma gibi sonuçlardan bahsetmek en önemli saptamaların başında gelir. Bununla birlikte özellikle son yıllarda toplumun yaşam biçimlerine müdahalelerle toplumu, sistemin arzusu doğrultusunda kontrol altında tutma ve ona biçim verme süreci oldukça somut bir şekilde hissedilmiştir. Alkol yasaklarından, kürtaj yasağına; eğitimde dinselleşmeden, medyada dinselleşmeye; kaç çocuk yapılacağından, sinemaların, tiyatroların, sanatsal alanların ve kültürel değer taşıyan mekânların kapatılmasına; ne yenilip ne içileceğinden, öğrenci evlerinde ve yurtlarda kimlerle ve nasıl yaşanacağına; okula gitme yaşından, evlilik yaşına; sansür uygulamalarından, internet yasaklarına; doğa tahribatından, kentsel rant ve betonlaşmaya; insanların evlerinden edilmesinden, kentsel yaşam alanları, yeşil alan ve parkların yok edilmesine, avm çılgınlığı ve tüketim kültürü oluşturulmasından, yenilecek ekmek cinsine kadar daha birçok konuda yasaklar, müdahaleler ve düzenlemelerle siyasetin, çıplak gündelik hayatı sarararak totaliterleştiği toplumun kontrol altında tutulmaya, yeniden üretilmeye ve iktidarca istenilen yönde biçimlendirilmeye çalışıldığı ileri sürülebilir.

Tüm bu baskılar ve faşist uygulamalar toplumsal bir patlamayı ortaya çıkarıyor ve belki de hayatın olağan seyrinde bir araya gelmeyecek olanları bir araya getiriyordu. cumhuriyetçiler, ulusalcılar, Kürtler ve diğer halklar, işçiler, memurlar, kadınlar, çevreciler, LGBTİ gruplar, evsizler, işsizler, Aleviler ve ötekileştirilen diğer inançlar ve bir çok toplumsal kesim bir araya gelerek ortak bir zeminde buluştu.

Gezi Doğuyor

31 Mayıs’ın biraz öncesine gidersek Gezi’nin ayak izlerini görebiliriz. 1 Mayıs iradesiyle sokağa çıkan demokratik güçler, yasağa rağmen geri adım atmayarak 1 Mayıs iradesini ortaya çıkarıyordu. Sonrasında eylem yasakları başlamasına rağmen THY grevi patladı. Taksim’de uygulanan eylem yasağına rağmen 6 ve 18 Mayıs’ta sokağa çıkan kitleler yasağı kırdı, sokak sokak direndi. Yani anda gelişen bir patlamadan ziyade yaklaşık 1 ay boyunca zorlanan yasaklarla karşı fiili meşru direnişe geçenleri ayak sesi duyuluyordu.

27 Mayıs 2013 gecesi ekoloji aktivistleri ve örgütlerinin çağrısıyla AKP iktidarının “çılgın projelerinden” biri olan Taksim Topçu Kışlası ve yayalaştırma projesi için parka giren ve 5 ağacı söken iş makineleri durduruldu. Aynı gece parkta nöbet tutulmasına karar verildi. Çadırlar kuruldu, Anadolu ve Mezopotamya tarihinin en büyük ayaklanmalarından birinin fitili olacak olan eylem, polis ve zabıta tacizlerine, saldırılarına rağmen bastırılamadı. Dozerler direnişçiler tarafından çalıştırılmadı. 30 Mayıs gecesi ise kolluk kuvvetleri biber gazları ve plastik mermilerle nöbet tutanlara saldırdı. Gezi Parkı’nı çeviren polis parkta bulunan çadırları yakmaya başladı. Mayısı Haziran’a bağlayan şafakta ise yüz binler Taksim Meydanı’na doğru yürüyüşe geçmişti. Yalnızca İstanbul’da değil, Ankara, Eskişehir, İzmir, Mersin, Dersim, Zonguldak, İzmit, Adana ve daha bir çok yerelde kitleler meydanlara doğru harekete geçti. Kent meydanları eylemciler tarafından zaptedildi. Taksim Meydanı barikat direnişleriyle, Ele geçirilen tomalar iş makineleriyle, gençliğin ön saflarda yer aldığı günlerce süren çatışmalarla kazanıldı.

Kolluk kuvvetlerinin şiddetli saldırısıyla karşı karşıya kalan kitleler, ilk çatışmaların ardından pratikte öğrenmeye başladı. Saldırıların püskürtülmesi sonrası meydandan çıkartılan ekip arabaları, kovalanan toma ve akrepler kitlede psikolojik bir üstünlük sağladı. Günler süren çatışmalara rağmen direnişçiler ilk günden daha fazla kararlı daha fazla militandılar. Pratikte öğrenen kitle farklı her biçimi yaygınlaştırdı ve yayılan her biçim sürekli geliştirildi. Bu sayede direniş muazzam bir yaratıcılık ile buluştu ve dünyanın çeşitli yerlerine yayıldı. Ayaklanmanın etki çapının bu denli büyük olması, şüphesiz her anın ve alanın kolektif örgütlenmesiyle doğrudan ilgiliydi.

Parkın kazanılmasının ardından komünün temelleri atılması ve yaşamın örgütlenmesi izler. Günlerce barikat başlarında boy gösteren dayanışmanın yeni görevi Gezi Parkında yaşamı üretmektir. Yaralılara hızla müdahale eden sağlık ekipleri seyyar revirler oluşturur. Gönüllü çalışanları, kendi aralarında nöbet çizelgeleri hazırlayacak şekilde organize olurlar. Direnişçilere gönderilen yardımlardan mutfak ve market oluşturulur. Sigara komünleri, devrim marketleri parkın her yanına yayılır. Taraftar grupların arasında, “Renklerin kardeşliği” inşa edilir. Doğrudan demokrasinin işlediği; üretim, paylaşım ve dayanışmanın üzerine kurulu r bir ortamda kapitalist ilişkilere alternatif olarak şekillenen yaşam an be an diğer kentler ve parklar tarafından örnek alınır, Devletin amansızca parka saldırması da bundandır. Hedef bellidir: Park tekrar ele geçirilirse ayaklanma bastırılır. Çevre illerden destek kuvvetlerle tekrar bir saldırı başlatılır. İstanbul ve belli başlı bütün kentler sokaklara dökülür. İstanbul’un değişik semtleri Taksim hedefiyle, Anadolu ve Avrupa yakasından anayolları trafiğe kapatırlar. Yüz binlerce insan Boğaz Köprüsü’nü yürümeye girişir ve çatışır. Her yer eylem alanı haline gelir. Yediden yetmişe tüm halk gözü dönmüş faşist saldırganlığa, uygulamalara karşı sokaktadır. Sokak çatışmaları sabaha kadar sürer. Devlet, teknik askeri üstünlüğüne, sahip olduğu onca olanağa karşın ayaklanmanın patlak verişinden on gün sonra ikinci büyük yenilgisini alır. Gezi Komünü deneyimi, kısa süreliğine de olsa komünalist bir deneyimin kurgulanıp yaşama geçirilmesinin mümkün olduğunu göstermiştir. Bu açıdan komünizmin düş ile hakikat ikileminde hapsedilemeyeceği, düşün hakikat haline gelebileceğini gösterilmiştir.

AKP’nin talebi üzerine Taksim Dayanışmasıyla çeşitli görüşmeler yaşanacaktır. Devletin bir kez daha müdahale tehdidi karşısında yapılan forumlardan Gezi Parkı’ndan çıkmama kararı alınacak, bir kez daha kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya kalacak olan kitleler parktan kolluk kuvvetleri aracılığıyla çıkarılacak fakat çatışmalar Taksim çevresinde günlerce sürecektir. Türkiye halkları ve siyasi özneleri bakımından doyurucu pratik bir öğreti haline gelen Gezi ayaklanması, yeni bir kültürün, yeni yaşam özleminin bir ifadesi olup Topçu Kışlasını durdurmakla kalmamış, yeni isyanların mayası devrimin yaklaşan sesidir. Yani ayaklanmanın söylediği gibi “Şimdilik devrim göz kırptı” fakat “Bu daha başlangıç”tır.

GTA’da Polis Döven Nesle Bulaşmak: 90 Kuşağı

Gezi Ayaklanması için hiç tartışmasız bir gençlik ayaklanmasıdır diyebiliriz. Tarih boyunca hemen hemen tüm isyan ve ayaklanmalarda gençlik, karakteri ve toplumdaki yeri itibari ile öncü çıkışlar yapmış, dünyadaki toplam demokratik mücadelenin refleks kabiliyetini oluşturmuştur. Haziran Ayaklanmasında da üstüne düşen bu rolü fazlasıyla yapan gençlik, bildiğimiz refleks ve yöntemlerden daha farklı bir çıkış sergileşmiş, yaratıcılığın sınırlarını zorlamış öncelleri olan 68 ve 78 kuşağından epey farklı bir tablo ortaya çıkarmıştır.

Öncelikle 90 kuşağının apolitik olması ile ilgili olan uzun soluklu tartışmalara biraz değinirsek darbeler sonrasında ortaya çıkan korku ve umutsuzluk ortamında dünyayla tanışan kuşağın hareket etmekte tutukluk yaşadığı eleştirileri doğru olmakla beraber dogmatik bir şekilde bu kuşağın karakterinden veya teknoloji ile kurduğu sıkı ilişkiden kaynaklı apolitik olduğu safsatadan öte bir şey değildir. Tüm olup bitenin farkında olan toplumsal patlama ile birlikte sokaklara çıkan kuşak, birlikte hareket etmenin gücünü kavrayarak dünyayı saran bir ayaklanmanın omurgası, dinamosu haline geldi. Üniversitelerde olan siyaset yasakları, işsiz gençlik ve işçi gençliğin artık sınıf atlayacak imkanlarının zayıflaması ve cinsel hayata, alkol tüketiminden sigara kullanımına kadar bireysel özgürlüklerin denetim altına alınma çabası biriken öfkeyi harekete geçirdi ve 90’lar kuşağı bir sıçrama gerçekleştirdi.

Bu kuşağın belki de ilk kez sokakla bu düzeyde kurduğu temas Gezinin niteliğini belirliyordu. Gezide uygulanan orantısız mizah anlayışı şüphesiz bu kuşağın kattığı bir renkti. Yıllardır sol-sosyalist öznelerle özdeşleşen duvar yazılamalarını alıp bu günün diline uyarladılar. Gezinin varolan zeka dolu dili şüphesiz 90 kuşağının imzasını taşıyordu. Ve parkta kurdukları kütüphanelerden revirlere, yemekhaneden kantinlere, çeşitli sanat atölyelerinden müzik kurslarına kadar komünle ilişkilenişleri ayaklanmanın bugüne kadar olanlardan yeni bir hareketin doğduğuna nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bu hareketin gelişip sıçrayacağına bir işaretti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here