Akademideki Adalet Mücadelesi, Eğitimdeki Eşitsizlik ve Boğaziçi Direnişi – Can Candan

0
94

Boğaziçi Üniversitesi akademisyeni ve BÜLGBTİ+’nin akademik danışmanı Can Candan ile akademideki hak ve özgürlük gaspları, adaletsizlikler üzerine söyleştik. Can hoca, Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyum rektörlerin süreçlerini, Melih Bulu’ya karşı gelişen direnişin dünü ve bugününü anlattı. Direnişin yarını ise çok net; “Kabul Etmiyoruz, Vazgeçmiyoruz!” Sohbet biçiminde başladığımız, soru ve cevaplarla devam ettiğimiz uzun söyleşimizin tamamını Melih Bulu’nun kararname ile rektörlükten alındığı bugün sizlerle paylaşıyoruz.

 

Çok heterojen bir yapı var Boğaziçi Üniversitesi’nde, binlerce öğrenci var, yüzlerce akademisyen var. İşte yüzlerce çalışan var, mezunu var, osu var busu var yani Boğaziçi camiası dediğimiz çok kocaman ve çok çeşitlilik içeren, heterojen bir yapı. Şimdi o yapı içinde hep birlikte hareket edebilmek pek mümkün değil. Önemli olan şeyi, altı aydır bunu başarıyoruz gibi geliyor bana. Yani bir sönümlenme olduğunu ben kesinlikle düşünmüyorum. Hissetmiyorum da düşünmüyorum da yaşamıyorum da. Başından beri bir nöbet hariç bütün akademisyen nöbetlerine katıldım bugün işte 124. nöbetimizdi yanlış hatırlamıyorsam. Hepsine katıldım, hepsini fotoğrafladım, videolarını çektim ve akademisyenlerin her hafta yapılan toplantılarına katıldım. Forum toplantıları oluyor her hafta; bunlara da katıldım. Bir azalma, sönümlenme vesaire ben şahsen görmüyorum, yaşamıyorum. Hani doğru yaptık yanlış yaptık bunlar çok uzun tartışmalar olur ama biraz da çok çeşitlilik var. Çok heterojen bir yapı var. Onun içindeki bileşenlerin, paydaşların veya aktörlerin çok farklı yaklaşımları olabiliyor, farklı stratejileri olabiliyor, farklı siyasi görüşleri, yönteme dair farklı önerileri olabiliyor ya da yapmak istedikleri olabiliyor. Şimdi burada biri doğru biri yanlıştan ziyade hepimiz bu mücadelede birlikte ve yan yana yürümeyi becerebiliyor muyuz, beceremiyor muyuz? Benim için önemli olan şey o. Yeter ki şunda hemfikir olalım; burada bir hak ihlali var ve biz bu hak ihlaline karşı birlikte mücadele etmeliyiz ve bu mücadeleyi örmeliyiz. Yani ben biraz öyle bakıyorum duruma. Anlatabildim mi? Ve bunun içinde tabii ki doğal olarak bölünmeler oluyor ama bu bölünmelere odaklanmaktan ziyade yan yana yürüyebiliyor muyuz?  Ki yürüyebildiğimizi düşünüyorum altı aydır ki bu noktaya gelebildik. Yani Türkiye’de çok da örneği yok malum böyle bir üniversite içinde böyle bir direnişin. Bu işlere kalkışanlar da bence böyler bir şey beklemiyorlardı, yani biraz sert bir kayaya çarptılar gibi geliyor bana. Yani bundan sonrası işte ne olacak sorusu da nasıl, neyi öngörüyorum sorusu da bugün ne yaptığımıza bağlı. Yani bugün duruşmadaki öğrencilerimizin yanında durabiliyor muyuz? Bugün bu eylemi yapabiliyor muyuz? Yapıyorsak üstünün zaten geleceğinin belirleyen bir şey ya da yarınki nöbette yine orada durabiliyor muyuz akademisyenler olarak yada işte gerektiği zaman gerekli açıklamaları yapabiliyor muyuz? Mesela şimdi seçilmiş senatörlerin hepsi geçen cuma bir mektup yayınladı. Tamamen rektörün yaptığı şeylerin yanlış olduğunu ifade eden, 13 senatörün bireysel imzasıyla yayınlandı bu. Dolayısıyla hani senatoda başka bir mücadele yürütülüyor, üniversite yönetimi kurulunda başka bir mücadele yönetiliyor, Güney Meydan’da başka, sokakta başka, Çağlayan’da başka bir mücadele yürütülüyor ama aslında bunların hepsi aynı mücadelenin parçaları ve bence burada yapılması gereken, hani benim şahsi görüşüm bu. Birbirimizi nasıl güçlendirebiliriz? Birbirimize nasıl destek olabiliriz, nasıl rahatlatabiliriz, birbirimize nasıl ilham verebiliriz; çünkü birlikte yürümenin koşulu sanki böyle bir şey gibi geliyor. Onun için de mesela sizden böyle bir talep geldiği zaman ben çok mutlu oluyorum. Niye; çünkü benim burada size sunabileceğim bir katkı var değil mi? Dolayısıyla ben bunu yapmalıyım tabii ki.

 

  • Siz bu adaletsizlikler tablosunda -memleket bir yana- akademinin içinde bulunduğu cendereyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Akademi hangi süreçlerden geçti? Akademinin adalet talebi hangi konular/olaylar/noktalardan başladı ya da  kırıldı? 

 

Türkiye maalesef bir hak gaspları ve adaletsizlikler silsilesi ülkesi halinde. Onu hepimiz biliyoruz zaten, akademiye gelince de yani çok daha gerilere de gitmek mümkün tabii, akademinin tarihinde de bir sürü tasfiyeler vesaire var. Ama çok da geriye gitmeden daha içinde de bulunduğumuz durumla çok alakalı olduğunu düşündüğüm aslında bir YÖK süreci var, yani 1980 darbesinden sonra akademiye yapılan ciddi bir müdahaleden bahsedebiliriz. O da YÖK denen kurumun darbeciler tarafından kurulması ve akademinin merkezi bir şekilde kontrol altına alınması ve çeşitli özgürlüklerin ve akademik özerkliğin, üniversitelerinin özerkliğinin ve akademik özgürlüklerin kısıtlanması, demokratik işleyişlerin askıya alınması… Rektör seçimleri bunun en iyi örneği ve üniversitelere tek tipleştirmeye yönelik bir takım kısıtlamaların getirilmesinden belki başlatabiliriz, bunlar da YÖK’le başlayan şeyler. Tabii YÖK’ün dayattığı kısıtlamalar Türkiye’deki bütün üniversiteleri etkileyen bir süreç. Boğaziçi özeline de gelirsek, tabii bütün üniversitelerde olduğu gibi Boğaziçi de bu süreçten etkilendi; fakat Boğaziçi’nin şöyle ilginç bir tarihi var. 1980 darbesinden sonraki dönemde bir rektör atanmıştı, yine kayyum rektör diyebileceğimiz biri atanmıştı Boğaziçi’ne. Bu rektör iki dönem Boğaziçi’ni yönetti fakat o sırada öğretim elemanlarının bu hak gaspına karşı bir mücadelesi söz konusuydu. Yani üniversitede sadece rektörü değil bütün yönetici pozisyonlarının aslında seçimle belirlenmesi gerektiği yönünde bir iradeleri vardı ve bunun sonucunda da 1992 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde de ilk kez rektörler seçimlerini yapabildi 1980 darbesinden sonra. Aynı şekilde bu o yıl Türkiye’deki diğer üniversiteler için de geçerli bir şey oldu, dolayısıyla onun ben önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Ondan sonra da 2016’ya kadar yani 15 Temmuz sonrasındaki OHAL dönemine kadardı, bu böyle devam etti. Seçim meselesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum, bir de Boğaziçi Direnişinin başından beri ifade ettiğimiz ilkelerimizin içinde üç ilkeden bahsetmiştik, onlardan bir tanesi zaten bu yönetici pozisyonlarına insanların seçimle gelmesi yani Boğaziçi akademisyenleri başta olmak üzere ama belki bunu tüm bileşenlere genişletebiliriz, onların iradeleriyle seçimlerin söz konusu olması. Şimdi bence en büyük hak ihlallerinden biri şu anda bu. Yani kayyumlarla, dışarıdan bir takım atamalarla üniversitelerin yönetilmesi meselesi var ve dediğim gibi yani bu 1980 darbesinden sonraki döneme doğru gidiyor. 1992 o anlamda bir kırılma noktasıydı ta ki 2016’ya kadar. Sonra 2016’da dediğimiz gibi OHAL döneminde zaten kayyum rektör atamalarıyla birlikte bu hak tekrar gasp edilmiş oldu ama şöyle bir yanılsama olmaması gerektiğini düşünüyorum. Hani 1980 darbesinden sonra 1992 oldu, 92’de seçimler geri geldi ve ondan sonra üniversiteler güllük gülistanlıktı. Yok tabii böyle bir şey. Zaten YÖK’ün dayattığı uygulamalar üniversitelerin kurumsal özelliklerini çokça ortadan kaldırmıştır ve bunun etkileri de maalesef görülüyordu. Bence en önemlilerinden bir tanesini üniversitelerdeki siyasi mücadelelerin baskılanması olarak düşünebiliriz. Bununla birlikte akademik özgürlük dediğimiz yani akademisyenlerin istediği konuda araştırma yapabilmesi, konferans yapabilmesi, ders verebilmesi, yazı yazmasına vesaire ket vurulmuş durumdaydı. Dolayısıyla 1980 darbesinin yarattığı o hak ihlallerini akademi ancak 90lı yıllarda yavaş yavaş atmaya başlamıştı ama tam da atamamıştı, onu da söylemek lazım. Ondan sonra ikinci kırılma noktası işte bu 2016 yani Barış Akademisyenleri süreci. Bir grup akademisyenin Kürt illerindeki insan hakları ihlallerine karşı sözünü söylemeye çalışması, sesini çıkarması ve bunun sonucunda ortaya çıkan hedef göstermeler, işten atmalar, tehditler vesaire derken çünkü ilk başta sadece OHAL süreci değil biz imzayı attığımız ertesi gün adam başladı bangır bangır bağırmaya; bunlar şöyledir, bunlar böyledir, bunlar teröristtir, bilmem nedir diye ve özellikle taşra olarak tabir edilen yerlerdeki üniversitelerdeki akademisyenler çok ciddi fiziksel tehditler almaya başladılar. Suruç katliamıyla da birlikte bütün o yıllar tabii ki hepimizin bildiği gibi çok korkunç yıllardı ve akademinin de ilk başta epey sessiz kalması, ondan sonra bir grup akademisyenin sesini yükseltmesi ve ondan sonra başlarına gelenler ciddi bir kırılma idi diye düşünüyorum akademide. Özellikle de hak ihlalleri ve adalet anlamında da akademi gibi özgürlüklere tanımı itibariyle saygı duyulması gereken bir yerde çeşitli fişlemeler, ispiyonlamalar… Yani akademinin kendi içinde, kendi özgürlüklerine sahip çıkamayan bir kurum olduğunu gördük zaten o dönemde. Ondan sonra da OHAL dönemi ve KHK’lar var ve o dönemde çok ciddi bir tasfiye operasyonu oldu. Birçok insan haksız yere işinden oldu, haklarından oldu ve bütün o sürece baktığımız zaman gelinen noktada işte isimlerimiz listelere kondu. Bizim değil Boğaziçi’nde belki ama, birkaç kurum dışında birçok üniversitede böyle oldu. Bir grup arkadaşımız yurtdışına gitmek durumunda kaldı, bir kısım arkadaşımız burada kaldı, işlerinden oldular, bu kadar birikmiş haklarından, maaşlarından, geçim kaynaklarından oldular ve bütün bu sürecin sonunda bir de tabii yargılamalarımız başladı fakat onun sonucunda da Anayasa Mahkemesi kararıyla ifade özgürlüğümüzün ihlal edildiği bu yargılamalarla tespit edilmiş oldu; fakat işlerinden olan Barış Akademisyenleri’nden neredeyse hepsi hala işlerine dönebilmiş değiller yani bu hak ihlalleri hala devam ediyor, bu adalet mücadelesi hala devam ediyor. Türkiye’de genel olarak bu mücadelenin yanında Boğaziçi’nin son altı aydır devam eden başka bir mücadelesi devreye girdi. Şimdiye kadar Boğaziçi’ne pek dokunulmamıştı, bu KHK’lar döneminde de sadece iki yabancı uyruklu akademisyenin sözleşmeleri yenilenmemişti. Onlar için de bir mücadelemiz oldu ama maalesef orada başarılı olamadık, o iki arkadaşımızı bir nevi kaybetmiş olduk fakat bu kayyum rektör atamasıyla birlikte Boğaziçi’nde de ciddi şekilde bir takım kayıplar oluşmaya başladı.

Şuna da vurgu yapmak istiyorum; Türkiye’de akademi dediğimiz zaman, üniversite dediğimiz zaman bence ister istemez eğitim hakkı konuşmak gerekiyor ve Türkiye’de maalesef bunun ihlal edildiğini düşünüyorum. Yani günümüz standartlarında yüksek kaliteli, ücretsiz eğitim tüm Türkiye vatandaşlarının hakkı olduğunu düşünüyorum. Zaten bu insan hakkı da ayrıca bu ülkedeki vatandaşların da hakkı tabii, benim için en korkunç olan şey on yıllardır ve belki de yüzyıllardır üniversitelerin ilk yıllarından alırsak bunu Osmanlı döneminde vesaire, bu eğitim hakkının ihlal edilmesi ve bunun sürekli devam etmesi bence en trajik olan ve en korkunç olan şey. En temelde de böyle çok ciddi bir mesele var. Her sene adı değişen üniversite sınavına milyonlarca insan giriyor ve bu insanlardan sadece benim bildiğim kadarıyla %12’si dört yıllık bir üniversiteye girebiliyor ve dört yıllık üniversiteleri de yan yana koyduğumuzda da her yer bir ODTÜ, İstanbul Üniversitesi veya Boğaziçi değil. Dolayısıyla o %12-13’ün içinde de belki olması gereken standartlar diye bildiğimiz bir erişime olan insan sayısı çok çok düşük ve bu müthiş trajik bir şey. Neden? Çünkü benim haklarım şimdi ihlal edilse diyelim bir akademisyen olarak yani işte 20-25 senedir akademisyenlik yapıyorum ben. Bu böyle bir döneme rast geliyor, yani bunun öncesi de var sonrası da var, belki değişecek ama üniversite okumak için mücadele eden öğrencilere baktığımız zaman onların hayatındaki dört, beş, altı seneden bahsediyoruz. Yani orada çok ciddi bir hak ihlali var, benim için en önemli şey bu. Ne verdin onlara, ondan vurgulamak istedim. Bu konuda “Üç Aaat” diye bir belgesel yaptık. İstanbul’da üniversite sınavına giren altı lise son öğrencisinin deneyimleriyle ilgili bir belgesel. Orada da öyle başlamıştık, yani “Okula gitmek” haktır diye başlar belgesel. En trajik, en korkunç olan sorun benim için bu. Mezun sayısıyla birlikte sözde artan işsizlikten bahsedilecekse sonuçta siz üreten bir toplum olmaktan tüketen bir topluma dönüştüğünüz zaman işsizlik doğal olarak bunun bir sonucu olacak ya da işte siz tarımsal kalkınmaya önem vermediğiniz zaman doğayla barışık ve dengeli, sürdürülebilir bir şekilde tarımı öncelemediğiniz zaman ya da yine aynı şekilde geleceğe yönelik bir takım teknolojilerin kullanıldığı endüstriyi inşa etmediğiniz zaman doğal olarak bunlar olacak. Yani ülke zaten çok kötü yönetiliyor, özellikle AKP döneminde korkunç bir şekilde yönetiliyor, sırf özgürlükler, haklar anlamında değil her anlamda tabii.

 

  • Boğaziçi sürecini ve bu süreçteki adaletsizlikleri anlatır mısınız? -Liyakat da kayyum rektör bakımından bir ölçüydü ve adil değildi.- Boğaziçi’ne atanan ilk kayyumdan sonra bugün gelinen aşamada Melih Bulu’nun ikinci kayyum olarak atanması üzerine başlayan direniş 6 aydır sürüyor. Biraz bahseder misiniz? 

 

Sizin de dediğiniz gibi Melih Bulu ikinci kayyum oluyor, birinci kayyum Mehmet Özkan’dı. Birinci kayyumla ikinci kayyum arasında tabii çok büyük bir fark var, temelinde fark olmayan şey iki kayyumun da seçim olmadan gelmesi; zaten o yüzden ikisinin adı da kayyum. İlkinin farkı tabii şuydu; 2016 Temmuz’una dönersek, bir rektörlük seçimi yapıldı ve o rektörlük seçiminde ikinci kez aday olan ikinci bir dönem için aday olan Gülay Barbarosoğlu’nun biz rektör olarak seçtik çok büyük bir oy oranıyla; fakat bu seçim sonuçlarından hemen sonra 15 Temmuz meselesi oldu ve OHAL ilan edildi o zamanki uygulamaya göre en çok oyu alan üç adayın YÖK’e gitmesi gerekiyordu fakat Boğaziçi’nde şöyle bir uygulama oldu hep:

YÖK’ün bu uygulamasını boşa çıkaran aslında şuydu, hiçbir şekilde en fazla oy alan aday dışında herhangi bir adayın aday adaylığını kabul etmiyorduk, bu çok önemli bir detay bence. Biz diyorduk ki bizim irademiz hiçbir şekilde yok sayılamaz, eğer siz en çok oyu almadıysanız YÖK’e gidemezsiniz, siz çekileceksiniz adaylıktan ve biz bunu uygulayabiliyorduk. Dolayısıyla Ankara’ya tek giden kişi Gülay hocaydı; fakat tam o dönemde OHAL döneminde tam da bu OHAL meselesi kullanılarak Gülay hocanın kabul edilmeyeceği ortaya çıktı ve Gülay hoca dönüp akademisyenlere şöyle dedi; “Beni kabul etmiyorlar, beni rektör atamayacaklar.” Dışarıdan biri atanmasının önünü kesebilmek için o dönem rektörlük kuruldan olan yani Gülay Hoca’nın yardımcılarından biri olan Mehmet Özkan’ın ki kendisi bizim üniversitenin hocalarından biriydi. Onun da sanırım ablası yada kız kardeşi AKP milletvekiliydi o dönemde, hala öyle mi bilmiyorum. Onun bu bağlantıdan dolayı heralde diye tahmin ediyorum kabul edilebilir bir aday olacağını düşünüp onu öne sürdü Gülay Hoca bir çözüm olarak. Tabii biz bu dönemde başta öğrenciler olmak üzere ama belli sayıda da akademisyen, bu kayyum rektör atamasına karşı tepkimizi ortaya koyduk ama çok da güçlü bir tepki veremedik; çünkü OHAL dönemiydi çok garip bir dönemdi o dönem, hepimiz hatırlıyoruz.  Mehmet Özkan’ın atanmasından sonra Mehmet Özkan’ın bir kabul görme süreci oldu ve bir güven oyu yoklaması yapıldı, bir genel kurulda Mehmet Özkan “Eğer siz benim rektörlüğümü kabul etmiyorsanız ben istifa edeceğim.” dedi ve bunu akademisyenlerin güven oyuna sundu. Akademisyenler ise “Sen Boğaziçi’nin ilkelerine korumayı bu OHAL sürecinde kabul edersen, imzacı akademisyenler olsun, öğrenciler olsun onların haklarını ihlal etmezsen biz de bir dönem senin meşruiyetini kabul ederiz” dedi ve böyle bir durum ortaya çıktı. Tabii herkes bunu kabul etmedi ama yeterli çoğunluk bunu kabul etti. Buna karşı “Kesinlikle kayyum istemiyoruz, Gülay hoca atansın” diyemez duruma düştük; çünkü Gülay hoca zaten adaylıktan çekildi. Gülay hoca deseydi ki “Hayır beni seçtiniz, meşru rektör benim ve beni seçen akademisyenler de arkamda”, bunu demedi. O geri çekilip yardımcısını öne sürdü, çözüm olarak bunu da ortaya koydu. Dolayısıyla bu da bizim altımızı oydu çünkü bizim seçtiğimiz kişinin arkasındayız diyemez duruma düştük; çünkü o kişi artık yok ortada. Anlatabildim mi? Dolayısıyla çok garip bir durum ortaya çıkardı mecburen aramızdan seçmediğimiz bir arkadaşın rektörlüğü döneminde yaşamaya devam etmek zorunda kaldık, ben bunu zoraki evlilik gibi hayal ediyorum. İçindesiniz bir türlü çıkamıyorsunuz ve bir şekilde devam ediyor bu olay yani, ben öyle yaşadım bunu ve dört sene böyle geçti. O sözleşmesi imzalanmayan iki arkadaşımız dışında bir nevi fire vermeden atlatabildik. Akademisyenler açısından böyle oldu ama özellikle “Efrîn Lokumu” olayında gördüğümüz gibi öğrencilere ciddi müdahaleler söz konusuydu. Türkiye’deki bu polis şiddetine bir sürü üniversitede bir sürü yerde öğrencilerin maruz kalması gibi aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi’nde de öğrenciler de buna maruz kaldı, işte o Mart 2018’deki lokum meselesi olayından sonra o ev baskınları öğrencilerin gözaltına alınması ondan sonra onların gözaltılarının alınmasına dair yapılan eylemde öğrencilerin tekrar gözaltına alınması, gün boyunca polis araçlarında şiddet görerek dolaştırılmaları vesaire o süren yargılama süreçleri yani bütün bunlarda tabii çok ciddi hak ihlalleri oldu, bizler de bu süreci akademisyenler olarak takip ettik yani mahkeme süreçleri de dahil olmak üzere. Ocak 2021’de Melih Bulu ikinci kayyum dönemine kadar her şey güllük gülistanlık değildi tabii ki, daha sonra da işte biz böyle bir denge bulduk, zoraki evlilik. Bu biraz daha devam edebilir heralde Türkiye biraz daha özgürleşene kadar derken Mehmet Özkan’ın dönemi bitti Kasım ayında ve Ekim ayında da böyle bir şeyle karşılaştık. YÖK bir iş ilanı verdi, “Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanacaktır. İlgili adaylar şuraya başvurması gerekmektedir.” şeklinde. Yani iş başvurusu gibi tamamen bizim seçim süreçlerimize zıt bir şekilde ve biz de dönemi dolan Mehmet Özkan’ın yerine başka bir rektörü aramızdan seçme sürecini de başlatamadık; çünkü hep o zoraki evlilik olan birinci kayyum döneminde şöyle bir şey vardı; ‘Aman babayı kızdırmayalım, aman hani dikkat çekmeyelim, aman işte başımıza bir şey gelmesin’ diyerek hani ev içinde şiddet uygulayan bir baba vardır ve kimse sesini çıkaramaz çünkü sesini çıkarırsa daha da şiddet göreceğini düşünür, ağzımızın tadı kaçması şeklinde de bu devam etti ta ki 2 Ocak sabahı atamayla uyanana kadar. Çok şok edici bir durum oldu, bir sürü insan için. Çok iyi oldu bence; çünkü o zoraki bir evlilik içinde olma hali ruhsal anlamda çok kötü bir durum. İnsanı çok yıpratan ve yavaş yavaş öldüren bir şey. İşkence gibi bir şey ve bir ölü toprağı serilmişti Boğaziçi’nin üzerine. Ağzımız bozulmasın durumu vardı tam olarak, bir anda bu şok gelince herkes kendine gelmek zorunda kaldı. Bu bir tokat gibiydi hepimize, o yanılsamayı kıran, o ölü toprağını üzerimizden atan bir şok dalgası şeklinde yaşandı bu ve o zaman insanlar anladılar, uyandılar diyebilirim. Sadece akademisyenler olarak demiyorum, genel olarak hepimiz bir silkelendik. ‘Yok artık’ dönemine girdik yani, o zamana kadar bir şekilde bir yolunu bulduk devam ettik ama artık yok artık böyle bir şey de olamaz bunu kabul edemeyize geldik; çünkü liyakat meselesi vardı yani Mehmet Özkan’ın yöneticiliğini kimse sorgulamıyordu, o zaten o şeyleri geçebilmiş bir insandı Gülay hocanın yardımcısı olduğu için ama bu herifin tek özelliği Boğaziçi Üniversitesi mezunu olmasıydı ve tezlerinde de intihal yaptığına dair de ciddi bir takım emareler var, tam anlamıyla hiçbir şekilde bizim kabul edemeyeceğimiz irademizin tamamıyla ihlali vardı, diğeri gibi değil. Öncekinde seçtiğimiz rektör bize bu çözümü gösteriyor biz de irade gösterip bu çözümü ne kadar kötü olsa da bir şekilde kabul ediyoruz çoğunluk olarak orada bir irade var burada hiçbir irade yok, ne güven oyu var ne bir şey var, hani kabul eder misiniz etmez misiniz o olabilir mi bu olabilir mi de yok. Çok çabuk bir şekilde ayın 3’ünde toplantımızı yaptık, sokağa çıkma yasakları vardı hepimiz evlerimizde ya da neredeysek oradayız. İnternet üzerinden ilk toplantımızı o zaman gerçekleştirdik ve orada çıkan şey bunun kesinlikle kabul edilebilir olmadığıydı; çünkü 2012 yılında Boğaziçi Üniversitesi senatosunun onayladığı ve deklare ettiği, açıkladığı ilkelerin ciddi bir ihlali söz konusu ve biz bu ilkeleri korumakla mükellefiz, bu bizim anayasamız gibi bir şey, biz Boğaziçi akademisyeniysek bu ilkeleri korumamız gerekiyor, bunlardan taviz vermemiz mümkün değil dolayısıyla o ilkeleri sahiplenerek bir direniş örgütlemeye başladık ve tabii ki burada öğrencilerin de güçlü bir ses çıkarması çok etkili oldu bu süreçte. Yani bu sadece böyle akademisyenlerin kendi başına oturup da çıkardığı bir ses değildi, Boğaziçili bileşenlerin başta öğrenciler olarak onların da ses çıkarması bizi güçlendirdi, bizim ses çıkarmamız da onları güçlendirdi. Bu sesler de mezunları güçlendirdi yani böyle birbirini besleyen bir örgütlenmeye doğru gitti ama hani örgütlenme derken klasik anlamda demiyorum, belli yapısal mekanizmaları olan bir örgütlenme değil; çünkü öyle yapılar yok Boğaziçi’nde. Öğrenciler arasında işte Boğaziçi Dayanışması var, Boğaziçi Direnişi var ve Boğaziçi Nöbeti var, şimdi kadın hareketi için Boğaziçi Kadın+ var, ben BÜLGBTİ+’nın akademik danışmanıyım aynı zamanda. Mehmet Özkan döneminde akademik danışmanlığım resmen onaylanmıştı benim. Daha sonra da BULGBTİ+’nın kapatılması 1 Şubat yazısıyla, hani benimle ilgili bir şey yoktu orada, kapatıldı dendi, öyle bir yazı geldi bize ama Boğaziçi Üniversitesi’nde bir kulübün açılması, kapanması ya da adaylık statüsünden resmi statüye geçmesi böyle Ankara’dan olabilecek bir şey değil, bizim kendi iç süreçlerimiz vr dolayısıyla bizim için o da yok hükmündedir. Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Araştırmaları Kulübü’nün kapatılmasına dair bir tek elimizde o yazı var bir de kulüp odasının kilidini değiştirmiş durumdalar. Onun dışında herhangi bir değişiklik söz konusu değil; çünkü bu kapatma da meşru değil, Melih Bulu meşru değil zaten bir süre yardımcı bulamadı. Sonra buldukları yardımcıları meşru değil, iki tane fakülte açtılar, onlar açtık dediler onlar meşru değil. O fakütelerden birine dışarıdan Selami Kuran isimli birisini dekan olarak atadılar, hukuk fakültesi dekanı olarak. O da meşru değil, hukuk fakültesi açtık diyorlar ama hukuk fakültesi yok. Dekan atadık diyorlar, dekan meşru değil. Daha sonra senatoda Kocaeli Üniversitesi’nden Muzaffer Erol diye bir tip belirdi, fakülte temsilcisi olarak senatoda yer aldığını iddia etti. E şimdi olmayan fakülte kurulunun  seçmediği bir fakülte temsilcisi de olamaz ama bir adam oturuyor orada, yani böyle çok absürt şeyler yaşıyoruz, BÜLGBTİ+  bugünkü duruşmada Twitter üzerinden kamuoyunu bilgilendiriyor orada duruşmada neler olduğuna dair. E şimdi siz biz bu kulübü kapattık deseniz ne olur demeseniz ne olur? Yani BÜLGBTİ+ kulübünde örgütlü arkadaşlar ya da akademik danışman olarak ben, biz ortadan mı kalktık yani? Yok öyle bir şey. Dolayısıyla resmi dedikleri gayrimeşru bir durum var, bir de fiili ve gerçek bir durum var. Fiili ve gerçek durum da bu direnişin, bu yapılan değişiklikleri kabul etmemesine dair ve altı ay sürede neler olduğuna da dönersek tabii çok kötü şeyler yaşadık. Her şey istediğimiz gibi gitmedi, kaç öğrencimiz gözaltına alındı, kaç kere ev baskınları oldu, kaç kere polis şiddetine maruz kaldılar, özel güvenlik şiddetine maruz kaldılar, açıklamalar, ev hapisleri, tutuklamalar, ev hapisleri oldu. Kaç hafta tutuklu kaldılar, yargılamaları devam ediyor. Yani hem fiziksel şiddet hem psikolojik şiddet hem yargı şiddeti hem prosedürel şiddet diyebileceğimiz farklı şiddet türlerini yaşadılar, yaşamaktalar, yaşamaktayız hepimiz yani. O Cumartesi günü olan olay da işte, kampüsün bir anda kapatılması bizim kapıda kalmamız, çadır kuran öğrencilerin kapıya gelmeleri, kapıdan tekme tokat dışarı atılmaları, Cumartesi yaşadığımız olaylar… Bunlar tabii çok korkunç olaylar, hem şiddet boyutu var hem hak ihlali boyutu var. Bütün bunlar hiçbir şekilde bizi yıldırmıyor, tam tersi bence direnişi güçlendiriyor ve altı ayda gerçekten hani biz üniversite nedir, üniversite ne olmalıdır, akademisyen nedir, akademisyen ne olmalıdır ve sorumluluklarımız nedir akademisyenler olarak, üniversite bileşenleri olarak sorumluluklarımız nedir? Buna ciddi şekilde kafa yorduk ve bence bu süreç hepimiz için çok öğretici oldu. Onun için dedim çok iyi oldu diye bu kayyum atanmasının, ikinci kayyum döneminin. İşte bu açılardan çok iyi oldu, bütün verilen bedellere rağmen hepimizi bir araya getirdi, ben bu kadar fazla öğrenci tanıdığımı hatırlamıyorum yani ben bir tek derslerimi alan öğrencileri ya da tezlerinde olduğum öğrencileri falan tanırdım ama şimdi direnen özneler olarak tanıyorum ben bu insanları ve orada bir ortaklaşmamız söz konusu ve o akademik hiyerarşi de bir yere kadar tamamen yana itilmiş oluyor; çünkü işte hoca, öğrenci, bilmem ne yapılarının dışında bütün farklılıklarımıza rağmen ve bütün yapısal farklılıklarımıza rağmen yani örneğin neden şimdiye kadar polis şiddeti sadece öğrencilere yönelik oldu, neden hiçbir akademisyen gözaltına alınmadı? İşte bu o yapısal farklardan ortaya çıkan bir şey, bunların yanında ama en azından direnen özneler olarak birlikte olabiliyoruz ve o da daha yatay bir zeminde oluşuyor. Bu da çok kıymetli bir şey bence.

 

  • Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? 

Şunu söylemek istiyorum özellikle;  demin dediğim yere bağlamak istiyorum. Burada çok ciddi bir eğitim hakkı mücadelesi var ve bu Boğaziçi’nden çok çok daha geniş bir şey ve bu yani Türkiye bazlı düşünüyoruz, öyle konuşalım .Türkiye’deki tüm vatandaşları ilgilendiren bir mesele, bu eğitim hakkı meselesi. Dolayısıyla şu anda Boğaziçi Üniversitesi’nde verilen mücadelenin Türkiye’deki diğer hak mücadelelerinden farklı ve ayrı bir mücadele olduğunu düşünmüyorlar. Özellikle kadın hakları mücadelesi, özellikle BÜLGBTİ+ mücadelesi, çevre mücadelesi, özellikle temel haklar ve özgürlükler mücadelesi ve bu hak mücadelelerinin bir şekilde güç birliği yapması gerektiğini düşünüyorum ben, sendikal mücadeleler de dahil, işçi hakları mücadelesi de dahil bütün bu mücadelelerin bir şekilde aslında daha genel hak ve özgürlük mücadelelerinin içinde yapılan mücadeleler olduğunu düşünüyorum ve bunun da bir şekilde güç birliği yaparak daha ileriye taşınması gerektiğini düşünüyorum. Aslında biraz da gücümüzün de farkında değiliz gibi geliyor bana. Biz çokuz aslında ama siyasi irade bir şekilde özellikle doğuşunda 2002’den beri ve yaptığı bütün uygulamaları işte sindirme, yok etme, korkutma, güçsüz olduğunu düşündürtme üzerine kurulmuş şekilde. Bizim güç birliği yaparak bunu aşmamız gerektiğini düşünüyorum, aşacağımızı da düşünüyorum; çünkü insanlar diyor ya bu kadar senedir iktidarda gideceği yoktu vesaire ben hiç öyle düşünmüyorum yani tarihi bir perspektifle baktığımız zaman, İkinci Dünya Savaşı Hitler dönemini düşünelim 30lu yılların sonunda acayip güçlenmeye başlıyorlar yani özellikle 1935’ten sonra 45’e kadar bir on yıl var, sonra darmadağın olup gidiyorlar. Yani bunlar da gidecek ve bunun emareleri de var gibi geliyor bana ve bizim bu şu an direnişlerde yaptığımız dayanışma ve güç birliğini daha sonra da bunların hasarlarından sonra tahribattan sonra bir de inşa dönemi olacak. Post-AKP ya da AKP sonrası dönemi düşündüğümüz zaman orada da yine güç birliği yaparak daha pozitif, daha yapıcı çalışmalar yapmamız gerektiğini düşünüyorum. O da beni heyecanlandırıyor; çünkü biz ne için direniyoruz şimdi? Kendi çıkarlarımız için direnmiyoruz ki, hani diyorlar ya istesek gideriz başka yerde başka şekilde çalışırız ama özellikle Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri tanıdığım arkadaşları düşünüyorum da bizim derdimiz o değil ki, çoğumuz başka hayaller kuruyoruz. Çok klişe bir laf olacak belki ama hani basit bir şey. Daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu düşünüyoruz ve biz bu dünyayı da birlikte yaratabileceğimizin hayalini kuruyoruz. Onun için de bu mücadele içindeyiz ve bu hayal devam ettiği sürece de, ki bu sadece bizim hayaller değil. Bir sürü insan bu ya da benzeri hayalleri paylaşıyor bu yüzden bu mücadelenin de sönümlenmesi, ortadan kalkması gibi bir şey söz konusu olamaz, o açıdan, o anlamda ben oldukça ümitliyim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here