Ya Kanal Ya İstanbul! – Cemil Aksu

0
222

*Kanal İstanbul Projesi’ne dair Polen Ekoloji Aktivisti Cemil Aksu ile konuştuk. İyi okumalar.

1.Kanal İstanbul Projesi nedir? Anlatır mısınız?

Kanal İstanbul Projesi ile ilgili tartışmaları takip ettiğinizden eminiz. Kanal Projesi, 3. Köprü, 3. Havaalanı ile beraber aynı paketin içindeki 3. Büyük proje.

AKP’nin iktidarını kurmasında inşaat ve enerji sektörünün rolü hepimizce malum. İnşaat sektörü, hem diğer bütün sektörlerin lokomotifi oldu, hem Avrupa’dan iklim politikaları yüzünden kaçan çimento tekellerinin Türkiye’ye yerleşmesine imkan tanıyarak yabancı sermaye transferi sağladı, hem taşeron sistemi ve parti il-ilçe örgütlerinin birer iş bulma kurumu olarak devreye sokulması sayesinde çok geniş bir toplumsal taban yarattı. Bunlarla beraber de hem kentlerde hem de taşrada büyük ekolojik, kültürel ve tarihsel miras yıkımı yarattı.

• İnşaat üzerinden kalkınma olarak da adlandırılan bu model sayesinde, aslında hiç kimsenin olan ama de facto olarak da herkesin yani bütün yurttaşların olan, hukuken de devlet mülkiyetinde olan parklar, korular, tarım alanları, vadiler, ormanlar yani burjuvaziye göre “yer altı ve yer üstü kaynakları” sermaye için yeni değerlenme alanı olarak özelleştirildi. Aynı zamanda büyük bir kamu borçlandırılması yaratıldı. Köprülerde, havaalanında, şehir hastanelerinde, enerji santrallerinin hepsinde kamu alım garantileri sağlandı şirketlere ve buradan çıkan borç bütün yurttaşların daha doğrusu işçi ve emekçilerin sırtına yüklendi.

• Bu kısa özeti şundan dolayı yaptık. Kanal İstanbul Projesi de bu inşaat odaklı oluşmuş iktidarın aynı filmi bir kez daha oynamak istemesidir. İktidar aynı senaryo bir kez daha sahneye konurken, bu iktidara karşı mücadele edenlerin kendilerini tekrarlamamaları gerekiyor. Bizim kendimizi tekrarlamamamız gerekiyor.

• Bununla şunu kast ediyoruz: İnşaat ve enerji odaklı kalkınma hem büyük bir emek kırımına hem ekokırıma hem de bütün yurttaşların borçlandırılmasına sebep oldu ama buna karşı mücadeleler ayrı kollardan yürüdü. Emek, kadın hareketleri ekolojiyi gündemlerine alamadı. Ekoloji hareketi de bu kesimlerle ittifaklar geliştiremedi. Bu sefer bunu başarmak gerektiğini düşünüyoruz. Ekoloji, ayrı bir departman olarak düşünemeyiz, bütün örgütlerimizin temel gündemlerinden birinin ekoloji olması gerekir. Ekoloji mücadelesini, bir yerde, mahalledeki emekçilerin, ezilenlerin temiz ve ücretsiz suya, güvenilir gıdaya erişimi, temiz bir havada, yeşil bir ortamda yaşamasının koşullarını sağlama mücadelesi olarak görmek gerekir.

Kanal İstanbul Projesine karşı mücadeleyi tam da böyle bir bakış açısıyla ele almak gerektiğini düşünüyoruz.

• Öncelikle projenin bazı detaylarını bakmamız gerekiyor. Neyle karşı karşıyayız? Kimler nasıl etkileniyor? Kanal’ın nasıl etkileri olacak?

• Kanal, gördüğünüz gibi, 3. Havaalanının oradan başlayıp Küçükçekme gölünde bitiyor. Toplam uzunluğu 45 km. Genişliği yüzeyde 250 m, tabanda ise 150 m genişliğinde, derinliği de 25,7 metre olacak.

• Büyük kısmı Arnavutköy’ün içinde, buralar büyük oranda köyler var. Avcılar, Küçükçekmece, Başakşehir projeden direk etkilenecek ilçeler. 

• Kanal’ın geçtiği yerlerdeki kamu ve özel bütün mülklerin TOKİ’ye devredilmesi öngörülüyor. Yani TOKİ üzerinden işlemler yapılacak. İBB ile de 2018’de bir protokol yapılmıştı, İmamoğlu’ndan önce. İmamoğlu geçtiğimiz hafta bu protokolden çekildiğini açıkladı. 

•  Proje için minimum 6 yıllık süre belirlenmiş. Yılda 275 milyon m3 kazı yapılması ve en az 400 dev kamyonun çalışması öngörülmüş. Kazıdan çıkan harfiyatla da dolgu alanları yapılacak. Yani Kanal projesine ilave başka işler de var.

Karadeniz Konteyner Limanı

Marmara Konteyner Limanı

Lojistik Merkezi

Küçükçekmece Yat Limanı

• Bunların dışında da daha birçok inşaat projesi var, Kanal projesine ilaveten. Çünkü kanal güzergahında bir çok yol, enerji iletim hattı, atık su iletim hatları vb. var. Kanal bunları da keseceği için yeniden yapılması gerekiyor. Yani yeni karayolları, yeni boğaz köprüleri yeni metro geçişleri yapılmak zorunda. Yani en az 7 tane boğaz köprüsü demek bu. Enerji nakil hattı, bölgedeki atık sularsa ayrı bir sorun.

• İnşaat kısmı bununla bitmiyor. Hepimizin bildiği gibi, çoktan kanalın geçeceği güzergahta arazi alım satımı tavan yapmış durumda. Kanal’ın etrafında yeni İstanbul kuruluyor. Hatta buna AKP ile sınıf atlayanların boğazı diyebiliriz. 

• Arazilerin el değiştirmesinin iki sonucu var: Birincisi, mücadele açısından, buralarda yaşayanların istimlak bedeli ile Projenin destekçisi haline getirilmesi durumu var. Aldığımız bilgilere göre, köylüler kanala karşı ama büyük kısmı arazileri ucuza gittiği için karşı! İkincisi, bu bölgedeki küçük tarım alanlarının da yok edilmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla, Kanal’a karşı çıkarken, burada yaşayan köylülerin, küçük üreticilerin vb. yaşam koşullarının iyileştirilmesine dönük, kooperatifleştirme, belediyenin buralara bazı destekler sunması gibi şeylerin düşünülmesi gerekiyor.

• Küçükçekmece ve Avcılar’da ise büyük oranda acele kamulaştırma, deprem bahane edilerek buralardaki insanların evlerinden edilmesi sözkonusu olacak. Yani bir “kentsel dönüşüm” projeleri devreye sokulacak. Bu bölgedeki mülk sahiplerinin çoğunun emekli vb. kesimler olduğuna dair bir çalışma var. 

2. Kanal İstanbul, nasıl bir ekolojik yıkım yaratacak? 

• Kanal projesinin esas büyük etkisi hiç kuşkusuz ekolojik açısından olacak. İstanbul’un en önemli su havzalarının olduğu bölgenin tam ortasından geçiyor Kanal. 2018’de yapılan protokolle daha kanal başlamadan Sazlıdere barajı su havzası olmaktan çıkarılmış. Halihazırda su sıkıntısı çeken, musluklarından su içilemeyen bir kentte, en doğal su toplanma alanlarının yok edilmesi kadar gözleri kararmış durumda. 

• Kanal ile Terkos arasında kot farkı var, dolayısıyla gölden kanala su sızması gerçekleşerek, gölün yok olması ihtimali var. Aynı şey Sazlıdere için de sözkonusu. RTE buna, tatlı ile tuzlu su karışır dengelenir gibi aptalca bir şey söyledi. Kanal’la birlikte bölgede yer altı sularının tuzlanması sözkonusu olacak. Dolayısıyla hem su havzaları ile beraber canlı yaşam da yok olacak. Yani buralardaki sazlıklar, sazlıklarla beraber kuşların yuvaları vb. yok olacak.

• Terkos ve Sazlıdere yerine projede önerilen yeni su kaynağı da yıllardır adı geçen Melen Barajı. Fakat Melen barajında da yapılan duvarlarda oluşan çatlaklardan dolayı su tutulamıyor ve Melen ta Sakarya tarafında. 

• Kanal’ın en önemli ekolojik sonuçlarından biri de Marmara ve Ege’nin kirlenerek canlı yaşamını yitirmesi olacak. Karadeniz, Marmara’dan daha yüksek. Ve bildiğiniz gibi, Karadeniz, oldukça kirli bir deniz. Bu kirli suların kanaldan jet akışla Marmara’ya taşınarak, zaten büyük bir kirlenme sorunu yaşayan Marmara’nın da yokoluşunu hızlandıracak. 

• Kanal’ın tarım alanlarını, su havzalarını vb yok edişi kadar, bütün bu çalışma boyunca dinamitle patlatma, milyonlarca küp harfiyatın taşınması vb. düşünüldüğünde oluşacak tozlanma, egzosun yaratacağı hava kirlenmesi gibi sonuçları da var. Ayrıca bölgeden geçen deprem fay hatları sözkonusu ve bu patlatmaların fay hatlarını da etkileyeceği öngörülüyor.

• Son olarak da 3.Havaalanı işçilerinin yaşadığı koşullardan öğrendiğimiz gibi, bu projelerin büyük bir işçi kırımı olarak yaşandığı gerçeği var. Mevcut iş yükü, hız, taşeron sistemi, vb. bu projelerde yaşayan işçilerin adeta köle koşullarında yaşadıklarını, buraların birer çalışma kampına dönüştüğünü gösteriyor. 

3.Polen Ekoloji bu konuda ne yapıyor ve nasıl bir mücadele hattı izlenmeli, ne yapılmalı? 

Kanal Projesinin engellenmesi için şimdiye kadar ayrı mecralarda seyreden emek, ekoloji, kent ve kadın ve gençlik hareketlerinin bir an önce ortaklaşması gerekiyor. Kanal İstanbul projesine karşı mücadele sadece “bir avuç çevreci”nin işi olarak görülmemelidir. DİSK’in KESK’in, TTB’nin, partiler, kadın örgütleri bütün benlikleriyle, güçleriyle ekoloji mücadelesini, Kanal İstanbul projesinin engellenmesini şimdi gündemlerine almayacaklarsa ne zaman alacaklar? Daha önce Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, Gezi sürecindeki Taksim Dayanışması, Hayır meclisleri örneklerinden daha ileri bir örgütlenme yaratılarak, Karadeniz ve Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin, Avrupa’nın ekoloji hareketleri ile de ortaklıklar geliştirilerek bu proje engellenebilir ve Saray Partisinin krizi daha da derinleştirilebilir.

Her direniş, bir demokrasi şenliğidir. Bunu belki de ilk kez Gezi’de deneyimledik.

Bugün doğrudan demokrasinin biçimi, kurumların, örgütlerin (her türlü dernek, parti, platform vb.) ve bireylerin aralarında bir hiyerarşi ya da “eşitler arasında birinciler” olmadan, meclisleşerek kurdukları ortaklık düzlemidir. Bu ortaklık düzlemi, “Tek Adam” diktatörlüğünün de panzehiridir. Bu nedenle de önderlik, meclis(ler)de olmalıdır.

Meclis(ler), “ortak ilke”ye dayanan fakat farklılaşan öznelerin stratejilerinin stratejisini kuran öznedir. Küçük bir galaksi olarak düşünebiliriz onu; farklı takımyıldızlarından oluşan bir bütünlük. Bunu ölçekten bağımsız olarak ya da tersinden söylersek her ölçekte tahayyül ve tatbik edebiliriz.

Meclisleşerek önderlik etmenin ilk adımı “Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu”nun oluşturulması ile atıldı. Her zamanki gibi, kervan yolda dizilecektir. Hem pratik işler görülürken hem de meclisleşerek önderlik etme inşa edilebilir. Bu ikincisinin mücadelenin ilk adımı (Kanal İstanbul Projesinin iptal edilmesi) başarılsa da sürecek bir mücadele olarak düşünmeliyiz. Dolayısıyla her ilçede meclislerin inşa edilmesi ve meclisler arası bir koordinasyonun kurulması stratejisi ile hareket etmeliyiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here