Katillerden Hesabı Gençlik Soracak – Aze Deniz Akşar

0
364
16 Mart Beyazıt Katliamı protestosu. Hacettepe

Beyazıt’ta şehit düşen

silkinip kalktı kabrinden,

ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını

yıktı Şahmeran’ın mağarasını.”

Bundan 43 yıl önce, 16 Mart 1978’de Beyazıt Meydanı, kanlı bir katliama sahne oldu. İstanbul Üniversitesi Beyazıt Ana Kapı’dan polis gözetiminde toplu çıkış yapan devrimci ve yurtsever üniversite öğrencileri faşist kontrgerilla çeteleri tarafından bombalı saldırıya uğramış, ardından taramalı tüfeklerle taranmıştır. Saldırı sonucunda 7 devrimci ve yurtsever ölümsüzleşirken, 41’i ise yaralanmıştır.

Bunu önceleyen süreçte faşist rejim, düzenlediği tüm saldırılara karşın sınıf mücadelesinin keskinleşmesine, işçi hareketindeki ve devrimci gençlik hareketindeki sıçrayışa engel olamamıştı.

1960 darbesini takip eden süreçte, toplumsal ve siyasal yaşamda nispeten daha demokratik bir ortam oluşmasının da etkisiyle, sendikal ve siyasal örgütlülük düzeyi yükselmiş, kitleselleşen işçi ve devrimci gençlik hareketi aynı zamanda militanlaşmaya da başlamıştı. 15-16 Haziran direnişinden sonra çalan tehlike çanlarını duyan egemen güçler, 1971’de orduyu yönetime çağırdı. 1974’e kadar yarı-askeri faşist diktatörlük rejimi, solun işçi ve gençlik hareketi üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak için yoğun çaba sarf etmişti. Askeri faşist diktatörlük rejiminin sona ermesi ve yapılan seçimlerle CHP’nin iktidar koltuğuna oturmasıyla yeni bir dönem açılmıştı. Devrimci hareket, üç yıllık askeri-faşist diktatörlük döneminden, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın idamıyla devrimci gençliğin 3 önderini idam sehpasında kaybetmesinin ardından pek çok parçaya bölünmüş biçimde çıkmıştı; fakat kısa sürede yeniden ayağa kalkmış, 1960-70 dönemindekinden çok daha büyük bir kitleselliğe ulaşmayı başarmıştı.

1977 1 Mayıs’ına gelinceye kadar, ülkenin her yerinde grevler yaşanıyordu. Yeniden yükselişe geçen toplumsal muhalefetin dinamiklerinden olan devrimci gençler, aylarca işçilerle birlikte grev çadırlarında nöbet tuttular. Yükselen devrimci mücadelenin önünü kesmek ve gençlik ile işçi sınıfının omuz omuza mücadelesini sönümlendirme derdine düşen egemen güçler, kitlesel geçeceğini öngördükleri 1 Mayıs 1977’de 39 işçiyi kurşunlayarak ve çıkan kargaşada polis panzerleri altında katlederek faşist provokasyonlarını hayata geçirdiler.

Bu tarihten sonra kitleleri sindirmek, iyice pasifize etmek isteyen faşist diktatörlük, sosyal demokrat maskesi altına soktuğu CHP’yi anti-komünist atakları ile sahneye sürmüş, MHP’nin öncülüğünde örgütlenen paramiliter silahlı çeteleri , işçi önderleri ve devrimci gençlik hareketine karşı devreye sokmuştu. Öğrenci gençlik hareketini teslim almak hedefiyle okullarda örgütlenen faşistler, İstanbul Üniversitesi’nde “Merasim Birliği” adı verilen polis birliğinin doğrudan desteğiyle öğrencilere saldırıyorlardı. Öğrencilerin girişini engelleyerek üst araması yapıyorlar, okula toplu halde girip çıkan öğrencilerin üzerine kimi zaman polisin temin ettiği ya da edilmesine göz yumduğu silahlarla saldırıyorlardı. Faşist paramiliter çetelerin ve işbirlikçi polisin saldırılarına karşı sessiz kalmayan devrimci gençlik, saldırılara karşı saldırılarla yanıt vererek faşistleri püskürtmeye çalışıyordu. İstanbul Üniversitesi’ndeki faşist ablukayı ortadan kaldırmak üzere harekete geçen devrimci öğrenciler, 16 Mart günü Süleymaniye’de toplanarak Merkez Kampüs’e doğru yürüyüşe geçtiler. Diğer fakültelerde okuyan devrimci öğrenciler de Eczacılık Fakültesi’nin önüne kadar arkadaşlarıyla dayanışmaya geldiler. Devletin polis üzerinden sunduğu desteğe ve üniversite yönetiminin faşist çetelere koltuk değnekliği yapmasına rağmen burada daha fazla tutunamayacaklarını anlayan faşistler, bir saldırı hazırlığına girişmişlerdi. Derslerden erken çıkmak gibi dikkat çekici davranışları da katliam hazırlığının göstergesiydi. Süleymaniye’ye gitmek üzere okuldan çıkışa doğru yönelen devrimci öğrenciler, polisin Süleymaniye’ye açılan çıkışa izin vermemesi üzerine meydana açılan kapıya doğru yöneldiler. Bu kapıdan çıkmakta olan öğrencilerin üzerine “Beyazıt Meydanı Komünistlere Mezar Olacak” sloganlarıyla kurşun yağmaya başladı ve çok güçlü bir bomba öğrencilerin üzerine atıldı. Bu saldırıda Hukuk ve İktisat Fakültelerinde okuyan 7 devrimci öğrenci yaşamını yitirirken 50’den fazlası da yaralandı. Beyazıt Meydanı kan gölüne döndü.

Katliamdan hemen sonra 2000 civarında öğrenci İşletme Fakültesinin önünde toplanarak Merkez Binayı ele geçirmek üzere harekete geçti. Bina işgal edildi, takip eden günlerde gençlik örgütlerinin yanı sıra sendikalar, barolar vb. dahil olduğu protestolar düzenlendi. Amfilerde faşizme karşı mücadelenin hayatiliğine dair konuşmalar yapıldı.

Gençlik, toplumsal mücadelenin en dinamik ve buzkıran rolündeki öznesi olduğundan, egemenler için her zaman bir tehlike oluşturmaktaydı. Gençlik hareketi, özelinde de öğrenci hareketi toplumsal mücadelenin içerisinde bir dinamik olarak kalmakla yetinmeyerek bizzat kurucu bir özne haline geldi. Bağrından devrimci örgütleri doğurdu. Öğrenci gençliğin mücadelesi amfilerde demokratik-özerk üniversite talepleri ile doğup, kendini aşarak faşizme karşı mücadelenin kendisini doğurmuştu. Bu tarihsel bir zorunluluktu.

Bugün var olan faşist şeflik rejimi de üniversitelere, öğrenci gençliğe ve devrimci gençliğe karşı saldırısını, faşist diktatörlüğün fıtratındaki üniversite yönetimine dair anti demokratik atamalar, baskılar ve katliamlar ile sürdürmekte. Buna karşın gençliğin demokratik-özerk üniversite mücadelesi ve faşizme karşı mücadelesi yükseliyor. Devrimci hareket, gençliğe yönelik katliam saldırıları ve siyasi iktidarın üniversiteyi ele geçirme saldırıları ile ilk kez karşılaşmıyor, ilk kez bu saldırıları geri püskürtmüyor da.

Faşist şeflik rejimi de bu tehlikenin farkındadır ki, üniversite yönetimine kayyum rektörler atayarak, üniversitenin demokratik yapısını yok etmeye girişmiş, ÖGB ve polis saldırıları ile öğrenci gençliğin sesini kısmaya çalışmıştır.

Rejim öğrenci gençliğe ve üniversiteye onun tarihsel rolünü bildiğinden saldırmakta ve hegemonyası altına almaya çalışmaktadır. Bu yüzdendir ki öğrenci gençliğin mücadelesi hiçbir zaman amfilerle sınırlı kalmamıştır, kalamaz da!

Siyasi iktidar, hiçbir zaman üniversite yönetimine yönelik saldırılarla yetinmemiş, devrimci ve yurtsever gençliğe karşı kontrgerilla çeteleri ile düzenlediği kaçırma, işkence, katliam gibi insanlık dışı yöntemler ile devrimci gençliği sindirme çabasına girmiştir. Geçtiğimiz günlerde sosyalist işçi Gökhan Güneş’in kaçırılması, 5 gün boyunca kendilerine ”Bizler görünmeyenleriz.” diyenler tarafından işkence edilmesi, Boğaziçi Direnişi’ne destek eylemine katılan Ankara Üniversitesi öğrencilerinin kaçırılması gibi pratikleri, yükselen gençlik hareketi ve ezilenlerin faşizme karşı mücadelesi karşısında ne yapacağını bilmeyen faşist şeflik rejiminin çıkışı 90’ların kontrgerilla yöntemlerini uygulamaya dönmekte bulduğunu gösteriyor.

Faşist rejim bilmelidir ki komünist gençlik, tarih boyunca baskılara, katliamlara diz çökmedi,çökmeyecek de! Rejimin kanlı saldırıları ve kalleş yöntemleri karşısında fiili-meşru mücadeleyi büyütme görevi ve bilinci komünist gençliğin özünde mevcuttur.

Onların fıtratında katliamlar varsa, bizlerin mayasında da direniş var. İstanbul Üniversitesi, devrimci gençlik hareketi önderlerinin, Deniz Gezmişlerin ayak izlerini taşır. Faşist çeteler ile kol kola girmiş kayyum rektör yönetimi, polis ve ÖGB saldırıları ile kurulan tahakküm, bu ayak izlerini silmeye yetmez. Öğrenci gençlik, özünde yatan devrimci ruhu ile faşist saldırıları püskürtecek ve 16 Mart Beyazıt Katliamı’nda yitirdiğimiz 7 devrimci arkadaşımızın anısı ve öfkesiyle katliam sorumluları ve destekçilerinden hesabı soracaktır.

16 Mart Katliamı’nda Beyazıt’ta faşist çetelerce katledilenleri anarken bir kez daha haykırıyoruz; Katillerden Hesabı Gençlik Soracak!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here