Devletin ‘’Hayata Dönüş’’ Katliamı – Berivan Rengin Oğuz

0
309

Egemen sınıfların ezilen sınıflara uyguladığı şiddetin kurumsal hali devlettir. Devletin zor araçlarından biri  ise hapishanelerdir. Hapishaneler hiçleştirmeye yönelik işkencehanelerdir. Sınıf savaşımları tarihinde en çok sınıfın öncülerini teslim almak amacıyla kullanılmıştır. Türkiye ve Kürdistan tarihinde mücadelelerin önemli kısmını hapishane direnişleri oluşturur. Devlet ne zaman kanlı ve katil kimliğini sergilese karşısında her zaman devrimci tutsakların direnişi ve teslim olmama iradesini bulmuştur. Hapishanelerde dahi teslim alınamayan direnişler faşist devletin yöneticilerinin korkulu rüyası olmuştur.

Bu topraklarda özgürlük mücadelesinin tarihi, hapishane direnişleri ile doludur. 1950 yılında Nazım Hikmet’in açlık grevi sosyalistlerin ilk hapishane direnişlerinden sayılabilir; fakat hapishane direnişleri esas olarak 68 hareketi sonrası devrimci hareketin oluşmasıyla başlar. Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere’ye gitmeden önceki Maltepe Hapishanesi firarı en önemli örneğidir. Daha sonraki yıllarda devrimci tutsaklar defalarca özgürleşme eylemini tekrarlamışlarsa da hapishane direnişleri akla açlık grevleri ve ölüm oruçlarıyla gelir. Nasıl ki faşizmin bir geçmişi var ise hapishane direnişlerinin de devrimcilerin de tarihten güç aldığı bir geçmişi vardır. Açlık grevlerine bir örnek ise 12 Eylül darbesindeki açlık grevleri idi. 12 Eylül askeri faşist darbesinin asıl amacı devrimci güçleri teslim almak ve yok etmekti; bu sebeple devrimciler aylarca süren bir işkenceden geçirildi. Devrimci iradeyi teslim almak isteyen generaller istedikleri sonucu alamayınca direnci kırmak amacıyla darağaçları kurdu ve gözdağı vermek istedi. Hapishanede uygulanan ‘’direnç kırma’’ politikaları ise hız kesmeden devam ediyordu . Hedeflerinde ise en önemli iki cezaevi vardı; Amed ve Mamak… Tekçilik ve sömürgecilikle saldırılarını devam ettiren generaller ‘’Toplam eğitim ve iyileştirme’’ olarak cezaevlerinde ‘’dışkı yedirme’’, ‘’hazır ol’’a geçme, ‘’Nutuk ezberletme’’, ‘’günlerce aç susuz bırakma’’ gibi hiçleştirme politikalarını düşmanca sergilemeye devam ediyordu. Her bakımdan saldırıların süreklileşerek devam ettiği, işkencelerin yoğun olduğu dönemler uzun yıllarca sürdü. Aynı zamanda bu saldırılar karşısında devrimciler de devrimci kimliğinin onurunu korumak için hapishaneleri birer mücadele alanına dönüştürmeye çalıştılar. Bu uğurda bedeller ödeyerek militanca direndiler.

Faşizm durur mu?
Yeni bir uygulama olarak özel tipte hapishaneler geliştirdi, TTE (Tek Tip Elbise) dayatmasına geçti, ‘’Pişmanlık yasası’’ gibi politikalarla her yolu denedi. Faşist iktidar karşısında da devrimciler ise tutumlarıyla yanıt vermeye devam ediyordu; faşist iktidar, tutsak direnişçilerin iradesini kıramadı ve direnenler karşısında yenilgiye uğramanın hazinli sonunu yaşadı. Devletin cezaevlerinde hak gaspları ,işkenceleri, yasakları ve ideolojik teslim alma girişimleri sırasında devrimciler slogan atma, sayım vermeme, kapı dövme gibi fiili direnişlere geçtiler, en sonunda ise saldırılar karşısında açlık grevlerine giriştiler. İlk ölüm orucu 1982 yılında Amed’de gerçekleştirildi. Ölüm oruçları eyleminde Kemal Pir 7 Eylül, Hayri Durmuş 12 Eylül, Akif Yılmaz 15 Eylül ve Ali Çiçek 17 Eylül günü teslimiyet çemberinin kırılması ve saldırıların son bulması için verdikleri mücadelede şehit düştüler.

Birçok eylem biçimine zaman zaman nasıl başvurulduysa açlık grevi ve ölüm oruçları da bazı anlarda politik bir mücadelenin konusu olabilir, bu bir mücadele biçimidir. Süreklileşen hapishane direnişlerinin bazı anlarında ihtiyaç olarak başvurulur. Farklı dönemlerde farklı sonuçları elde edilmiştir. Hapishane direnişleri karşısında devletin karşı-devrimci saldırı dalgasını tırmanmıştır. Devrimciler üzerinde artan zulmün ve zorbalığın son durağı ise F tipleri olmuştur.

Mekansal Tecrit: F Tipi
Türkiye’de kitle hareketinin yükseldiği ve sömürgeciliğe karşı Kürt direnişinin “düşük yoğunluklu savaş” düzeyine geldiği 90larda ise hapishaneler yeni bir saldırı dalgasıyla karşılaştı: F tipi tecrit. Yükselen politik mücadeleleri zorbalıkla bastırmaya çalışan devlet, hapishanelerde tecriti attıracak yeni bir yöntem ortaya koydu. F Tipi projesi; Milli Güvenlik Kurulu’nun insanlık onurunu ayaklar altına alan projesiydi. Bu proje, devletin insanlığa karşı işlemiş olduğu suçlardandır.

Hapishanelerde F Tipi boyutundaki ilk çatışma 1996’da yaşanmıştır. İlk F tipi hapishane Eskişehir’de parça parça uygulanmak istenmiş; bu projeye karşı başlayan 1996 ölüm orucu direnişi başarılı olmuş ve Eskişehir F Tipi projesinin askıya alınmasına sebep olmuştur ama faşist iktidar F Tipi hedefinden vazgeçmemiştir. F Tipleri devletin en karanlık, en kirli oyunlarından biri olarak devrimcileri teslim almak, böylece halklar üzerinde rahatça sömürü ve zorbalığını göstermek amacıyla inşa edilmiştir. Aralık 2000’de ise devrimci tutsakların önüne F Tipi gündemi yeniden geldi. Devletin 12 Eylül karanlığında ve 96’da bütün gücüyle yüklenerek teslim alamadığı tutsakların kazandığı mücadeleye tekrar saldırısıydı. Devletin F Tiplerini tekrar gündeme getirmesinde 96 yılına göre politik mücadelelerin devrimciler ve kitleler bakımından gerilediği bir dönem olmasının da etkisi vardı. Kürt hareketi geri çekilirken, 95’de ve 96’da yükselen kitle hareketi de aynı kaderi paylaşıyordu. Bu durumun F tipi saldırısının sonucuna da ciddi etkisi olacaktı.

19 Aralık’a kadar neler olduğuna bir bakalım;

22 Nisan 1999’da Ankara-Sincan, Bolu, İzmir-Kırıklar, Edirne, İzmit-Kandıra F Tipi hapishaneleri için ihale imzaları atıldı ve inşaatı başlatıldı.

18 Ocak 2000’de 6 F Tipi hapishanesinin bitiminin yaklaştığı ve Mayıs ayında teslim edileceği açıklandı.

8 Mayıs 2000’de Adalet Bakanı H.Sami Türk bitirilen Kocaeli F Tipi hapishanesini basına gösterdi.

10 Haziran 2000’de Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun, “Her türlü protestoyu göze aldık. F Tipine mutlaka geçilecek ve bu sorun bitecek” dedi.

22 Temmuz 2000’ de tutuklu yakınları ve aileler Beyoğlu Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemi başlattı.

20 Ekim 2000’de siyasi tutsaklar süresiz açlık grevine başladılar.

27 Ekim 2000’ de Adalet Bakanı H.Sami Türk ‘’boşuna açlık grevi yapmasınlar. F Tipleri uygulanacak’’ dedi.

19 Kasım 2000’de siyasi tutsaklar süresiz açlık grevlerini ölüm orucuna dönüştürdüler.

18 Aralık 2000’de Başbakan Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan, Adalet Bakanı H. Sami Türk ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan bir araya gelip toplantı yaptılar.

19 Aralık 2000’de saat 04:00 sularında 20 cezaevine aynı anda ‘’Hayata Dönüş’’ operasyonu adı altında saldıran devlet, siyasi tutsakların direncini, direnişini kırmak amacıyla 12 Eylül askeri faşist darbesini aratmayacak bir şekilde yeni nesil katliamını gün yüzüne çıkardı ve 28 siyasi tutsak devlet eliyle katledildi.

19 Aralık katliamı tarihte az görülmüş ve Türk burjuva devletinin en kapsamlı cezaevi katliamıdır. Bu faşist devletin ‘’Hayata Dönüş’’ operasyonu değil özgür bir yaşamı hatta yaşamı yok etme pratiğidir. Dönemin Adalet Bakanı H. Sami Türk operasyonlar sürerken şöyle demişti ‘’Yarından sonra artık her şey farklı olacak.’’ Onların farklı olacak dediği şey, teslim alınmış devrimciler ve susturulmuş milyonlardı; fakat direniş tecritin ağır olmasına rağmen devam etti. H. Sami Türk tarihin çöplüğüne gitti ve bugün farklılaşan daha doğrusu ağırlaşan koşullarda devrimciler 3 kişilik hücrelerde direnmeye devam ediyor. O dönemden bu döneme eli kanlı generallerin, yozlaşmış bürokratların ve çapsız bakanların isimleri değişiyor fakat katliamları sürüyor. Değişen koşullar, değişen saldırılar, değişen ama süreklileşen direniş, ‘’Vardık, varız, var olacağız.’’ diye haykırıyor. 12 Eylül’de 19 Aralık’ta ve tüm saldırılarda direnişlerin öznesi olan gençliği “hafızasızlaştırmak” ve “pasifleştirmek” isteyenler başaramadılar. Unutmuyoruz, affetmiyoruz!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here