Anne Ben Devrimcilik Yapacağım. Ne Diyorsun? – Neslihan Duran

0
873

Aile; eşler, çocuklar ve aralarında kan bağı bulunan insanların toplamından oluşur. Kapitalizm de kendini en güçlü biçimde aile kurumu üzerinden besler. Kapitalizm, sömürü düzenini besleyebilmek için aile kurumuna başvurur. “Aile kurumu kutsaldır” yalanları ile kendini yıkılmaz, bölünmez, parçalanmaz duygusu yaratarak koruma altına alır. Kapitalizmin kendi hegemonyasını ilk olarak aile kurumu içerisinde başlatır.

Bizim hikayemiz de tam olarak burada başlıyor; kapitalizmin temel kurumlarından olan aile yapısının devrimciler üzerinde kurduğu hegemonyası altında. Yaş, etnik köken, politik düzey farketmeksizin aile baskısını her gün yaşayan biz devrimciler için ‘aile kurumu’ daha özel olarak ele alınması gereken bir mücadele konusudur. Reddedişlerin, itirazların, devrimci kopuşların ve çarpışmaların ilk olarak yaşandığı aile kurumu her devrimci için zorlayıcı, aşılamaz, kopulamaz gibi görünsede gerçekler böyle değildir.Bir sorun olarak ele aldığımızda aile kurumunu, aşılamaz değildir. Yaşam içindeki deneyimlerimiz, amaçlarımız,devrim-devrimcilik ile kurduğumuz bağ bizlere bu en zor gibi görünen bağı sıçrayarak atlatıyor.

İlk İtişmeler

Kafamızda bir profil oluşturalım; üniversiteye yeni başlayan,küçük bir şehirden büyük bir şehre gelmiş ve yaşamını devrimcileştirmek isteyen bir genç düşünelim. Ailesi (tabiki çocuğuna çok güveniyor) çocuğunun ‘’tehlikeli işlere’’ bulaşmayacağına emindir. Çünkü evladı sadece okumaya gitmiştir. Ancak sevgili evlatları “tehlikeli işlere bulaşmak için” can atıyordur. Devrimcilikte belkide ilk çatışmanın başladığı nokta budur. Aile ona verilen toplumsal role bağlı kalarak çocuğuna sahip çıkmak, evladını “korumak” zorundadır. Devrimcilik yapmak isteyen o gencin yaşamını nasıl kurmak-sürdürmek istediği umurlarında değildir. Çünkü ailenin mutluluk kavramı tamamen ‘’evladının güvenliği’’ ile ilgilidir.

Evlatları artık bir adım atmıştır. Ailesinin ve toplumun ona dayattığı yaşamı itiraz etmeye ve düzene ses çıkartmaya başlamıştır. Ama gencin kendi içinde ailesi ile kurduğu bağdan kaynaklı gerilimler ve endişeler vardır. Acaba başıma bir şey gelirse ne yaparlar? Acaba benim yüzümden onlara bir şey olursa? Bu korku ve düşünce hali bizleri en önemli sıçrama ya da gerileme noktasına götürmüş oluyor.

Sorgulama Zamanı

Devrimin-devrimciliğin meşruiyeti üzerinde durmaya başlayan genç devrimci yoldaşımızın önünde birden fazla seçenek vardır. Biz bunlar içinde iki ihtimal üzerinde duralım. Birinci aile ile çarpışmayı göze alacaktır. Çünkü yaşamını devrim-devrimcilik üzerinden kurmak istiyordur ve ailesinin bunun karşısında karşı devrimci bir tutumda bulunduğu bilinci ile hareket edecektir. İkincisi bu hegemonyaya karşı fazla direnemeyecek ve geri çekilmeye başlayacaktır.

Her iki durumun temeli verdiği kararın meşruluğuna ve bu karar ile kurduğu bağ ile ilgili. İnandığı, güvendiği, doğruluğundan şüphe etmediği ve en önemlisi kendine güvendiği sürece yaşanan bu çatışmadan devrimci bir kararlılık ile çıkmış olur. Diğer durumda ise tartışmalarında arasında boğularak bir sistem hegemonyası altında sıkışır. Gerçekte istediği yaşamdan uzaklaştığı, sistemin dayattığı bir yaşam içerisinde sıkıştıkça mutlu değil, ailesinin istediği gibi sadece güvende olur. Tabi yaşadığımız dünya içerisindeki güvende olmak bambaşka bir tartışma konusu.

Özgürlük Kapı Eşiğinden Geçince Başlıyor

Verdiğimiz örnek kişiden kişiye değişebilir. Bu kişi genç bir liseli de olabilir, bir ortaokul öğrencisi de. Aile hegemonyasını yaşayan özne değişsede yaşananlar her zaman aynı.  Ailenin kurmuş ya da kurmaya çalıştığı hegemonya, yalnızca devrimcilik yapma isteğinden kaynaklı oluşmuyor. Sadece gece arkadaşlarında kalmak isteyen birçok gencin yaşadığı bir sorun bu. Bir gencin yakın arkadaşında kalmaması için saatlerce izin almaya çalışması, yalan söylemek zorunda kalması, gibi durumlar gencin üzerindeki öz güveni sarsıyor. Bu durum oluşmasıyla da, bireyler arası güvenin sarsılması gibi birçok olumsuz duyguyu beraberinde getiriyor.

Tabi kadınlar açısından bu aile hegemonyası başka bir boyuta ulaşıyor. “Namus, el alem” olgularının altında genç kadınlar yüzyıllardır eziliyor. Gerçekten sormak istiyoruz; Kim bu elalem? Devrimcilik yapmaya karar veren bir genç kadın için durum daha sert ve daha aşılmaz görülür. Kadın kararını vermiştir ama hem aile hem toplumsal baskı ile savaşmak zorundadır. “Kız çocuğudur başına bir şey gelirse elalemin yüzüne nasıl bakarız?” bakış açısı sonucu kadının üzerinde baskı oluşturuyor. Aynı zamanda kadınlar ekstradan bir “namus” kavramı ile de savaşmak zorunda kalıyor. Çocukluktan itibaren kadın cinsi müthiş bir korumacılık altındadır. “Aman akşam arkadaşında mı kalacak yoksa elin oğlunun yanında mı? Asla saat 18.00’dan sonra dışarda olamaz!” benzeri örnekler ile kadınları kontrol altında tutmaya çalışan aile devrimcilik iddiası güden bir kadın iradesi ile karşılaşınca daha sert tepki vermeye başlar. Fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddete hemen başvuruyor. Çünkü toplumda üretme hakkı zaten zayıf olan kadın evde çalışan anne ve babaya bağımlıdır. Yıldırmanın en kolay ve hızlı yolu ona bu şiddeti en sert şekli ile yaşatmaktır. O da yetmez ise eve kapatıp farklı bir psikolojik, fiziksel işkence süreci başlar.

Pes ediyor muyuz? Tabi ki, hayır!

Peki bu baskı, yıldırma politikalarından nasıl mı kurduluyor? İnanç ve dayanışma ile… Bu çatışmaları yaşayan yalnızca “ben”ler olmuyoruz. Aslında bunu yaşayan “biz”leriz. Her birimiz farklı biçimlerde, farklı saldırılar ile baş etmek zorunda kalıyoruz. Bunları yaşarken en büyük desteklerimiz yanıbaşımızdaki yoldaşlarımız, dostlarımız ve devrim-devrimcilikteki ısrarımız oluyor. Belki de en büyük cesaret ve kopuş evin kapı kulpuna gidince yaşıyorsun. Tüm alışkanlıklarını, yaşanan iyi ve kötüyü o kapı eşiğinde geride bırakıyormuşsun hissi hem seni özgür kılıyor aynı zamanda ben şimdi ne yapacağım afallamasına sebep oluyor. Bu afallamayı atlatmanın en güçlü yolunu da yoldaşların ile buluyorsun. Evet, aileyi ikna etmek, onları tabiri caiz ise rahatlatmak zor. Ama bunu yapmak, onlara dayattıkları yalan söyleme, kaçma yöntemleri ile değil de dürüstçe, dostça, sevgi ile aslında ne yaptığımızı ve ne yapmak istediğimizi anlatmak tüm mesele. Sonrası onlara kalmış bir durum.

Verdiğimiz kararın, önümüze çizdiğimiz yolun doğruluğuna inandığımız sürece bu çatışmalar bizi geriye değil, ileri doğru sıçratıyor. Yoldaşlaşmayı en çok da bu süreçlerde hissediyorsun. Yanında durmaya, sana destek olmaya hazır onlarca yoldaşın oluveriyor. Yalnız hissetmemeye ve güçlü hissetmeye başlıyorsun bir anda. Yaşadığın her çatışma gerisi için bir rota oluşturuyor. Bu rotada onlarca yeni yoldaşın senin çarpışmalarını, yıpranmalarını yaşayarak aynı zamanda duygudaşlığı da derinden hissetmeye başlıyorsun.

Kısacası “Bildiğin işten şaşmayacaksın.” derler ya, bu yazının özeti de bu olsun bizler için.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here