1 Mayıs’ın Göstergeleri – Furkan Polatkan

0
598

Taksim Meydanı’nın tarihsel anlamı elbette çok büyük. Görünen o ki, emekçi-sol ve toplamda devrimci hareket bu anlamı muhafaza etmekte çok ısrarcı. 1 Mayıs’ta; BGM, BMG, üniversite öğrencileri, çeşitli sendikalar, sosyalist partiler ve gençlik örgütleri barikatları aşmaya yöneldi. Tüm grupların ortaklaştığı önemli bir nokta da irade ve direniş azmiydi. Özel bir pratik sergilendiğini iddia edebiliriz. Genel anlamıyla faşizme karşı kavgamızda zaferle kurduğumuz ilişki için önemli göstergeler sunan “daha özel bir pratik” de egemenlerin izni ve sınırları altında Taksim’e çelenk bırakanlardaydı. Taksim Meydanı’nın 1 km’lik çevresinde devrimciler fiili meşru bir mücadeleyle barikatları aşarken, izinli çelenkçiler bu mücadeleyi ağızlarına almaktan bile korktular. Bu görüntü Benjaminci anlamdaki, bir an için parlayıveren, diyalektik-dönüştürücü tarihsel bir görüntüye karşılık gelmektedir. Gelin bu ikili yapıyı Walter Benjamin’in evreninde bir değerlendirmeye alalım:

Benjamin tarih tezlerinde öncelikle bir tarihsel-materyalist profili çizer ve pozisyonunu belirler. Benjamin’in bu çalışmasında tarihsel-materyalizm politika üretiminde devrimcinin el altında bulunan, her an kullanabileceği pratik bir araca dönüşür, eylemlerine yön verir. Benjamin sosyal-demokrasi ve konformizmle hesaplaşırken eş anlı olarak devrimcinin konumunu da öne sürer. Bir yanda faşistlerin, iktidar sahiplerinin, savaş galiplerinin törenine, zafer alayına katılanlar bir yanda ise bu geçide katılmayı reddedenler. Galip gelenle özdeşleşenler daha önceki bütün galiplerin mirasçısıdırlar, ezilenlerin üstünden geçen zafer alayıyla birlikte yürüyenler elbette savaşın ganimetini de taşırlar. Bu bir an için parlayıveren tarihsel görüntü, faşizme karşı yürüttüğümüz mücadelemizde konumumuza dair bir saptamayı içerir. Faşist barbarlığın ortasında sürdürülen kavganın devrimci fırsatlarını gösterir. Bu tarihsel görüntünün üzerinde egemenlik kurulmasında duraklamaya yol açanlar ve bu görüntüyü diyalektik-dönüştürücü bir an olarak kavrayanlar vardır. Benjamin’in sözünü ettiği devrimci, Rolf Tiedemann’ın Pasajlar yapıtının giriş bölümünde belirttiği üzere ikinci grupta yer alır ve onun için önemli olan kurtuluştur. Görüntü çok açık; kurtuluş ya da egemenlerin zafer geçidi. Bu görüntüden hareketle önce zafer geçidindekilerin daha sonra kurtuluşu gözleyenlerin nesnel durumunu biraz daha açmak gerekiyor.

Faşist diktatörlük şuanki aşamasına gelene kadar sömürüyü en yüksek düzeyine zaten getiriyordu, Soma gibi büyük bir işçi soykırımından da geçildi. Kamu kaynakları yağmalandı, halk vergiler ve çeşitli yollarla borçlandırıldı, şirketler durmadan sübvanse edildi ve kârın özel karakteri korunurken zararlar kamusallaştırıldı. Büyük ölçüde bir mülksüzleştirme saldırısı yaşadık, yaşıyoruz. Sürekli artan yaşam maliyeti ve buna rağmen bir yandan hem siyasal hem de iktisadi bakımdan yeniden üretilen savaş hazırlığı da cabası. Türk devleti bugün önemli bir savaş ekonomisine ve tekellere sahip. Yeni savaşlar bu savaş ekonomisinin ve tekellerin yaşamsal zorunluluğunu oluşturmakta. Tüm bunların kökenindeki en önemli unsur ise her faşizme içkin, hakimiyetinin her alana yayılmasının zorunlu dayanağı olarak işçi sınıfının yenilgiye uğratılmasıdır. DİSK ve DİSK’in çürümüş anlayışına uygun biçimde yönetilen bağlı sendikaları tüm bunlar yaşanırken sessizce ittifaklarını yapmış, egemenlerin programına yedeklenmiş ve galiplerin zafer alayına katılmış görünüyor.

Bu 1 Mayıs, hem genel hem de sınıf mücadelesinin nesnel durumunda büyük değişikliğe yol açmıştır. Az önce tarif ettiğimiz sessizlik, yedeklenme hatta belediye grevlerinde görmüş olduğumuz işçi düşmanlığı ve son olarak da ezilenlerin, işçi sınıfının düşmanı, faşizmin sahadaki ezme aparatı Süleyman Soylu ile İçişleri Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirilen iş birliği 1 Mayıs’taki görüntüyle birlikte DİSK’in işçi sınıfına ihanetini sürdürürken son noktayı koyduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu felaket görüntü, ezilenler ve işçi sınıfı için bu tehlike anı, önemli bir kopuşu temsil etmektedir. Ve bu kopuşun eleştirel yanlarından daha da önemlisi öz-eleştirel yanıdır. Bu kopuşu getiren şey, birleşik ve bütün olarak devrimcilerin mücadelesiyle birlikte sınıfa ihanet edenlerin ipliğinin pazara çıkarılması değil, DİSK’in kendi eylemliliği olmuştur. Devrimci süreçlerin ve durumların yaratımında kopuşların tarihsel anlamı çok büyük. Ekim Devrimi’nden, Çin Devrimi’ne, Küba’dan Vietnam’a, 71 Atılımı’ndan, Rojava’ya kopuşlar ve bu kopuşların yarattığı devrimci durumlar ortadadır. Bu kopuştan çıkarılacak önemli sonuçlar vardır; 1) sınıf mücadelesinin bölünmesi, 2) mücadelenin nesnel durumunun ve koşullarının tam olarak kavranabilmesi, 3) bu kopuşun yeni araçları, yeni örgütleri, yeni politikaları tasarlamaya imkan sağlaması. Sınıf mücadelesi bütünüyle hiçbir uzlaşıya yer bırakmayacak şekilde bölünmüş ve bütünsel karakterini kaybetmiştir. Sınıf mücadelesinin nesnel görüntüsü kopuk, parçalı, güçsüz, güç ilişkileri içinde ve hegemonya inşasında oldukça zayıf, ezilenlerin, yoksulların taleplerine, çıkarlarına yönelik devrimci bir faaliyeti bulunmayan bir zemindedir. Bu nesnel zeminin de uzlaşmaz bir karşıtlık biçiminde bölünüşü iki şekilde yaşanmaktadır: Birincisi DİSK’in içindeki bölünme. DİSK’e bağlı Limter-İş, Dev-Yapı İş, Dev-Turizm İş ve bağımsız olarak katılan İnşaat-İş ve Genç İşçi Derneği’nin “1 Mayıs Yasaklanamaz” söylemiyle Taksim’e yürüyüşü, söz konusu bölünmeyi çok iyi ifade etmektedir. Saydığımız bu sendikalar ve izinli çelenkçiler birer tercih yapmıştır. Sınıfın sendikaları DİSK’in tercihinin tam karşısında yer almış, uzlaşmamış ve 1 Mayıs’ı gerek politik-özgürlükler gerek sınıf-mücadesi bakımından bir kazanım hedefiyle buluşturmuştur. DİSK, bünyesinde bulunan bu sendikaların mücadelesi ortadayken ve sendika yöneticileri, işçiler gözaltındayken devletin ideolojik aygıtları olan Türk-İş ve Hak-iş’in işbirlikçi bürokratlarıyla özdeşleşmiş, onlarla birlikte aynı anıta çelenk bırakarak tercihini egemenlerden yana yapmıştır. Görünen o ki; 1 Mayıs işbirlikçilere değil, sınıf mücadelesi verenlere yasaklanmıştır. Bölünmenin bir diğer yanı ise bağımsız sendikaların buz kıran rolünü üstlenerek açtığı yolda görülebilir. İnşaat-İş’in tarzı ve pratiklerine ek olarak Umut-Sen, Bağımsız Maden-İş ve DGD-SEN uzun süredir üzerinde durduğu çalışmaların meyvelerini alarak özellikle son 1 yıllık evrede sınıf mücadelesini farklı bir düzeye taşımışlardır. Bu tohum halindeki direnişlerin en önemli niteliği günümüz koşullarına sağladıkları uyumda ifade bulmaktadır. Emperyalist-Küreselleşme evresinde işçilerin üretim alanlarının izole edilmesi, taşeron anarşisi ve işçilerin birliğinin yok olması gibi koşullarda azı çoğu demeden her hak arayanın mücadelesine yüksek bir azimle dayanışma ve irade gösterilmiş, öz-örgütlülüğün inşası sağlanmıştır. Direnişlerin iradesi bir yana eylemlilikleri de ayrıca takdire şayandır. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un kardeşinin sahibi olduğu AtlasGlobal’de işçilerin ETS TUR önündeki direnişi, rejimin yapısına, devletin sınıf temsiliyetine ışık tutması ve bakanı doğrudan doğruya hedef almasından ötürü büyük önem arz etmektedir. Örneğin Bimeks işçilerinin direnişi yalnızca polise karşı iradeli bir tutumu, bir hak kavgasını değil aynı zamanda Boğaziçi direnişiyle birleşerek üniversitelerin yaşadığı saldırıyı ifşa etmesi bakımından da önemli bir pratiği işaret etmektedir. Örnekler çoğaltılabilir ama esas olan bu bölünme ve kopuştan kaynaklanan yarığın sınıf mücadelesinin bütünsel ve birleşik niteliğini yeniden inşa edecek zemin olduğuna işaret ettiğidir.

 

Kopuştan Kurtuluşa

Egemenlerin aygıtı halini almış bu çürümüş yapıların faşizmin mevcut aşamasına gelene kadarki sessizliği ve yedeklenmesine karşın emekçi-solun ve devrimci güçlerin kabiliyetsizliği, yeni örgütler ve araçlar inşa etmedeki yetersizliği son derece devrimci bir göreve karşılık geldiğini bilerek, kabul edilmelidir. Aslında DİSK, öteden beri tam da bu saydıklarımızdan dolayı eleştiriliyordu, herkes yetmediğinin farkındaydı ama asıl sorun DİSK’i aşmaktaydı.

Bugün zaten geç kalınmış bir sınıfsal-siyasal mücadelenin sancıları içerisindeyiz. Halihazırdaki veriler bütünsel bir sınıfsal-siyasal mücadele hattı oluşturmak için yeterince olgunlaşmış durumda. Zaten asıl mesele sorunların tariflenmesinde veya bilgisine sahip olmakta değil, onları çözmekte yoğunlaşıyor. Pratiğe ihtiyaç duyuyoruz hiç olmadığı kadar.

Tarihi mümkünler kıyısına çekmenin en felaketli evresindeyiz. Bu kopuş, politikamızın tarih karşısında öncelik kazanması için, kurtuluş için, 1 Mayıs günü bir anlık parlayıveren tarihsel görüntünün diyalektik-dönüştürücü bir kavrayışa vesile olmasını sağlamıştır. 1 Mayıs’ın kurtuluşçu direnişçileri bu bölünmede diyalektik-dönüştürücü kavrayışın tarafındadır. Bu kavrayışla hareket ettikçe, uçlar daha da radikalleştikçe ve kopuşun sağladığı devrimci süreç keskinleştikçe yine düşenler olacaktır. O esnada aynı kararlılığı göstermek devrimci görevlerimizi oluşturmakla birlikte işçi sınıfı ve ezilenler için mücadelemizin karşılığını da vermektedir.

Kitleler bizden ne gördüğünde harekete geçiyor? BMG üyelerinin Esenyurt’ta polisle girdiği kavgada sokağa inen halk, devrimcileri polisin elinden aldı. Bu neyle açıklanabilir? Elbette kararlılıkla, ısrarla. Halk bizde bir şey görmüş olmalı. Devrimciler her eylemde sopa yiyor. Ezilenler, yoksullar koştura koştura yanımıza gelip de bizi kanatları altına mı alıyor? PTT, Migros, Atlasjet, Cargill, Bimeks ve daha birçok işçi direnişinde gördüğümüz kararlılık ve irade ne tür bir ilişkiden doğdu? Buralarda doğru yapılan bir şeyler olmalı. İşte bu doğrular, bu kopuşla birlikte yeni örgütler, yeni girişimler, yeni araçlar yoluyla arttırılmaya müsaittir.

Öncelikle mevcut grev ve direnişlerle yakından ilişki kurmak ve onlara tutunmak gerekmektedir. Migros Direnişçisi Fatma Yiğit’in şu cümlelerine tutunmalıyız: “Kod-29’a direneceğim, kesinlikle yılmayacağım. Ben bu direnişten çok şey kazandım. Eskiden polisin yanından geçerken ürperiyordum, korkuyordum ama şu an kendi hakkımı kendim yedirmişim bu zamana kadar. Ben bunun farkında olmamışım. Hakkını ararsan, elbette kazanacaksın. Hakkını arayacaksan üstüne üstüne gideceksin. Kaçmakla, susmakla kesinlikle hak kazanılmaz.”(1) Bu bilincin oluşması, tam da sınıf mücadelesindeki kopuştan doğan farklı bir ilişkilenme, örgütlenme biçiminin göstergesidir. Bu kopuşla birlikte somut örneklerle de gösterileceği üzere yeni imkanlar son derece açıktır. Ve Lenin’in de yazdığı gibi “Devrimci deneyim ve örgütsel yetenek elde edilebilecek şeylerdir, yeter ki bunları elde etme isteği olsun, yeter ki eksiklikler kabul edilsin devrimci eylemde bu eksikliklerin kabul edilmesi bunların yarı yarıya giderilmesi demektir.” (2)

Bu perspektifle hareket etmemiz gerektiği aşikardır. Ana, güne, haftaya müdahale tarzındaki refleksif eylemlerin ezilenlerin siyasetinin sokağa taşınması konusundaki önemi reddedilemez fakat ezilenlerin siyaseti buraya sıkıştırılamaz da. Sabırlı ve sakin olmalı, yolu yürümeliyiz. İnşa etmeli, tohumları ekmeli, filizlerden umut alıp yola devam etmeliyiz.

Gençliğin taleplerine, çıkarlarına uygun örgütler kurmalıyız. Bu talepler ve çıkarlar hem siyasal hem iktisadi bakımdan bizler için geri unsurlar olarak görünse de bu tür bir değerlendirme mahkum edilmelidir. Şu veya bu tarzdaki devrimci düşüncenin, fikrin, eğilimin ve isteğin ortaya çıkması için esnek olmak uzun vadede faydalı olacaktır. Hiçbir kimse kapitalist toplumsal yapının bağlarından arınmış olarak gelmeyecektir bizlere.

Bir motorlu kurye ile bir market çalışanı ile ilişki kurmak çok zor olmamalı. Bu insanlara bizim götüreceğimiz bilinç onları ezen yapıyı bütünsel olarak (devlet nedir, hangi sınıfı temsil etmektedir, kapitalizmde emek ve sömürü, baskı ve hegemonya araçları vs.) teşhir etmek olmalıdır. Yoksa işçiler bize işyerindeki yaşadığı sorunları, adaletsizlikleri anlatır zaten, hem de bizlerin hiç tahmin edemeyeceği biçimlerde özgül sorunlarla karşılaşıp özgül yorumlar yaparlar. Bunlarla kendi başlarına bir şekilde mücadele de ediyorlardır. Asıl sorun bu mücadelenin örgütlü bir hale getirilmesinde, işçinin gerçek bir özneleşme koşullarının yaratımında, belirli iş ve idarelerin bizatihi kendileri tarafından gerçekleştirilmesi, yönetilmesi ve işçi önderleşmesinin imkanlarının açılmasındadır. Tüm bunlar belirli bir örgütte denendiği ve olumlu veya olumsuz sonuçlar alındığı üzere değerlendirilmeye tabii tutularak geliştirilebilir, hem devrimcilerin hem örgütün genel kabiliyeti arttırılabilir. Yeter ki isteğimiz olsun. Yeter ki eksiklikler kabul edilsin.

Sınıfının toplumsallığından koparılmış, yalıtılmış, ulusal kimlikleri bakımından bölünmüş bireyler olarak var olan işçinin, emekçinin ekonomik mücadelesini politik bir temelde büyütmeliyiz. Ekonomik temelde başlayan hak mücadelesi, karakteri gereği diğer hak mücadelelerini, direnişleri görmeye müsaittir. Somalı bir maden işçisi, Migros işçisiyle kaderinin ortaklaştığını pekâlâ bilmektedir. İşçiler arasındaki kader birliği farklı şirketler, farklı şehirler, farklı çalışma alanlarıyla ortadan kalkmaz. Ama farklı uluslarla birlikte kalkar. Bir hak mücadelesinin, bir direnişin farklı pencerelere açılma eğilimi, Kürdistan’ın sömürge statüsü, devletin inkarcı karakteri, şovenizmin yarattığı ortam ve sömürgeci-işgalci savaşların ve tüm bunların toplamının yoğunlaştığı devletin karakteri ve yapısından ötürü çok daha fazla politik-ekonomik temelde ele alınmalıdır. Ancak bunlar sağlandığı ölçüde işçi sınıfı ve ezilenler HDP’ye yönelik kapatma saldırısının anlamını keşfedebilir. Bunlar sağlandığı ölçüde halkın tüm ezilen kesimlerinin birlikte mücadelesi mümkün kılınabilir.

Bir kez atılım gerçekleştikten sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Faşizm işçiye ekonomik mücadele hakkı tanımıyor. Grevler, direnişler yasaklarla, gözaltılarla baskılanıyor. Ekonomik mücadelenin politik bir temele yerleşmesinde bundan daha büyük bir fırsat olabilir mi? Düşmanın ve onun egemenliğinin yapısının bilinçlerde mutlak bir pozisyona yerleşmesi için bu apaçık gerçeklikten başka neye ihtiyaç duyabiliriz ki?

Bizler en ileri mücadeleyi göstermeden, en kararlı direnişi sergilemeden işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelesini büyütemeyiz. Hiçbir yasağı tanımamayı sürdürmeli, her barikatı aşmayı denemeliyiz. Taksim, Kızılay, Dolmabahçe, Boğaziçi farketmeksizin en kararlı mücadele bizlere toplumsal kurtuluş yolundaki mevzileri tek tek kazandıracaktır.

Her ay en az 150-300 arasında iş cinayeti yaşanıyor. İSİG Meclisi’nin raporlarına göre salgının birinci yılında en az 861 işçi Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti.(3) Hayatını kaybeden işçilerin yalnızca %11’i sendikalı idi. Meydanları bu katliamların hesabını soracak bir direnişle karşılamalıyız. Fiili meşru mücadele birikimimiz sınıf mücadelesinin büyümesi için yeterli olgunluktadır. Yeter ki isteğimiz olsun, yeter ki eksiklikler kabul edilsin.

 

  1. https://e-komite.com/2021/migros-direniscisi-fatma-yigit-hak-arayacaksan-ustune-ustune-gideceksin/
  2. Lenin, V. İ. (1992) Ne Yapmalı. (s. 41) Ankara: Sol Yayınları.

3. http://www.isigmeclisi.org/20650-covid-19-bir-isci-sinifi-hastaligidir-salginin-birinci-yilinda

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here